BİZ ERMENİ DEĞİLİZ!.. Ama DOĞRUYU SÖYLEYEBİLİRİZ!..
Hran Dink Kayseri'de katıldığı bir panelde Kürtlere şunları söylemişti:”Kürtler, Ermenilerin yüz yıl önce yaşadıklarından ders almalıdır.
Emperyalistler gelir,
çıkarlarını düşünür, bizi birbirimize düşürür, sonra da çekip giderler. Olan
burada kalan bizlere olur.”(1) Dink yaşarken Türklere ve Kürtlere içten bir
çağrı yapmış:“Gelin, bir arada yaşamı savunalım” (2)demişti.

Nobel
ödüllü yazar Orhan Pamuk ise, İsviçre'de yayınlanan bir dergiye verdiği
röportajda "30 bin Kürt'ü ve 1 milyon Ermeni'yi öldürdük" demişti...
(3) Dink de Pamuk da bizim insanımızdır. Biri Türk, diğeri Ermeni’dir işte...

Buna
rağmen, pek çoğumuz Orhan Pamuk'la gurur duyarız. Hak etmediği halde, Hrant
Dink'ten ise nefret ederiz. Bütün Ermenilere karşı önyargılıyız nedense. Bu
söylediğimin kanıtı:19 Ocak 2007'de, yani cinayetin işlendiği gün, Erhan
Tuncel'i arayan Polis Memuru Muhittin Zenit'in
Hrant Dink için “koyum a... gebermişse gebermiş” şeklindeki sözlerine
gizlionay vermemizdir!..
Bu nedenle, Hrant Dink davasını anlamaya
çalışırken çoğumuz çuvallarız. Bu dava nedeniyle asıl kaybettiğimiz şeyin;
evrensel hukuk değerleri olduğunu bir türlü kavrayamayız nedense. Ermenilere
karşı olan önyargımız, elimizden “Suçların şahsiliği ilkesi”ni alıp götürür.
Farkında bile olmayız... Bazı Ermeniler; Birinci Dünya Savaşı sırasında, tehcire tabi tutulan akrabalarına “soykırım”
yaptığımızı iddia ediyorlar diye, bütün Ermenilerden nefret mi edeceğiz? Bir
Ermeni zarar görsün diye, “Suçların Şahsiliği İlkesi”nden mi vazgeçeceğiz? Bu
bir Ermeni'nin işlediği suçtan başka bir Ermeni'yi sorumlu tutmak anlamına
gelir... Tersi de doğrudur tabi…
Uluslararası alanda Ermenilerin Türkleri köşeye sıkıştırdığı bir
dönemde, onların içerisinden çıkmış
sağduyulu ve yürekli bir sesin kısılmasına “evet” diyebilmek, nasıl bir aklın
karıdır, anlamak mümkün değil. Bu konuda fazla söz söylemeye gerek yok.
Dilerseniz bu noktada sözü Hrant Dink'e verelim. Bakalım Türkiye'nin temel
sorunları hakkında başka neler söylemiş. (4)
(Aşağıdaki
4 nolu bağlantıyı izleyin lütfen...)
Dink
davasına bakan mahkeme, son kararında özetle; bu cinayetin arkasında örgüt
yoktur demiştir. Kamuoyundan gelen tepkiler üzerine, mahkeme başkanı geleneğe
ters düşecek şekilde, basın mensuplarının karşısına geçip, verdiği kararı
eleştirmek zorunda kaldı. Başkanın ürettiği mazeretler, kararından daha
beterdir! TİB'den gelen kayıtlar incelenmeden, karar verildiğini kabul eden
başkan, kanıtları incelememelerini acele karar vermek zorunda hissetmelerine
bağlamış. Kamuoyunun mahkeme üzerindeki baskısı nedeniyle, hızlı karar veren
mahkeme “bağımsız” olmadığını da kabul etmiştir. Zira bağımsız mahkemeler,
kamuoyu da dahil hiçbir şekilde kimsenin baskı altına alamadığı mahkemelerdir.
Yargılanmakta olan bir Ermeni'yi öldüren kişidir diye, “tarafsız ve bağımsız
mahkeme” ilkesinden de vazgeçemeyiz!.. Bizim için gereklidir…
Başkan
diyor ki; TİB'den gelen kayıtları inceleseydik eğer, bu bizim bir kaç yılımızı
daha alabilirdi. O arada 5 yıllık tutukluluk süresi dolar ve tüm sanıkların
tahliyelerine karar vermek zorunda kalabilirdik. Özür kabahatten de daha
büyük!.. Mahkeme, şüphelilere yasa ile verilmiş olan “tutuksuz yargılanma”
hakkını kullandırmamak için, kanuna karşı hile yoluna sapıyor. Tutuklu
yargılamanın esas alındığı bir dönemde, böylesine bir yola gidilmiş olmasına da
şaşırmamak gerekir!..
Havada
uçan sineğin bile izlenebildiği, kozmik odaların delik deşik edildiği bu
dönemde, Alperen Ocakları’na kayıtlı,
biri çocuk üç kafasız kişinin kaçmasına, yerine göre yasa tanımaz bu
polis teşkilatı ile engel olunamaz mıydı? Üç kişinin tutuksuz yargılanmaları mı
daha doğrudur, yoksa adaleti yerine getirmeden yargılamayı bitirmenin mi?..
Mahkeme
başkanının itirafından, bizdeki yargılamaların Orta Çağ'ın bile gerisine
düştüğü anlaşılmaktadır. Mahkeme TİB'den gelen kayıtları incelemediğini itiraf
etmiştir. Doğal olarak bu kararla “Her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı
delillerle, vicdanı kanıya ulaşma” ilkesi de çiğnenmiş bulunmaktadır. Basından
öğrendiğimize göre, TİB kayıtları incelenseymiş olay yerinde bu cinayeti
tertipleyen örgütün 5 üyesinin daha izine rastlanabilecekmiş!.. Cinayetten bir
kaç dakika önce Hrant Dink'i bankaya çağıran kişinin de kim olduğu
araştırılmamıştır. İlk bakışta müdahil avukatlarının bir eksikliği gibi görünse
de mutlak gerçeği ortaya çıkarmakla görevli olan mahkemenin, kendiliğinden bu
araştırmayı yapması gerekirdi...
Mahkeme
başkanı verdiği karardan “tatmin” olmadığını da söylemiştir!... Demek ki, mahkeme “Şüphe sanık lehine yorumlanır
ilkesi”ni de ihlal etmiştir! Öyle ya, mahkeme verdiği karardan tatmin
olmadıysa, mutlak gerçeği de ortaya çıkartamamış demektir. Başka bir deyişle,
hala mahkemenin kafasında aydınlanmamış, şüpheli olgular vardır. Böyle
durumlarda, ya şüpheyi ortadan kaldırmak için soruşturma genişletilir ya da
şüpheli konular sanıklar lehine yorumlanarak mahkûmiyet kararı verilemez.
Davaya bakan mahkeme ikisini de yapmamıştır... Neden?..
Mağdur bir
Ermeni'dir diye bu ilkeden de vazgeçemeyiz!..
Hrant Dink
davasında ihlal edilmiş çağdaş hukuk ilkelerinden çok daha fazlası, özel
görevli mahkemelerdeki diğer davlarda ihlal edilmiştir. Nedense bir tek bu
davada topyekûn Türkiye ayağa kalkmıştır! Neden? Bu sorunun doğru yanıtı:
Ermenilerin hem ülke içinde hem de ülke dışındaörgütlü olmasıdır. “Bana
dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” felsefesine bağlı “nemelazımcı” bir toplum
olduğumuzun en son kanıtı da bu
durumdur denebilir!..
Karara AKP
iktidarının Ermenilerden önce tepki vermesi ve mahkemeyi yerden yere çalmasının
nedeni de hiç kuşku yok ki, karşılarında örgütlü bir cemaat bulunmasıdır. Bu cemaat (diaspora) bizimkiler gibi emperyalistlere
taşeronluk yapmamakta, tam aksine onların temel politikalarını etkileme
yeteneğine sahiptirler… AKP'liler bir tek ellerine “Hepimiz Ermeni’yiz,
Hepimiz Dink'iz” dövizlerini alıp
yürüyüşe katılmamıştır!.. Yargıya bu
hale getiren de onlardır, ne hikmetse hakimlere en çok bağıran da onlar
olmuştur!..
Şimdi de
gelelim bu davanın pek kimselerin dokunmadığı en can alıcı yanına: Mahkeme
Hrant Dink cinayetindeki örgütü bulamadığına göre, GÖREVLİ de DEĞİLDİR!
Böyle
durumlarda özel görevli mahkemeler, değil mahkûmiyet kararı, beraat kararı dahi
veremezler!..
Yerel
mahkeme, görevsizlik kararı vererek, elindeki dosyayı derhal görevli ve yetkili
ağır ceza mahkemesine göndermeliydi... Yargıtay Ceza Genel Kurulu bu hususta
2010 yılının Şubat ayında karar vermiş ve bu karariçtihat haline gelmiştir.(5)
Söz konusu içtihat, aynı genel kurulca
değiştirilmedikçe, bütün mahkemeleri bağlayıcı niteliktedir. Kanun gibidir
yani. Görüldüğü gibi özel görevli ağır ceza mahkemeleri, en yüksek kurulların
içtihatlarını dahi tanımamaktadırlar!..
“Ol
mahkemenin hükmüne denir mi adalet?”
Bu konu
ile ilgili olarak daha önce yazdığım bir makaleye aşağıdaki bağlantıdan
ulaşabilirsiniz.(6) Özellikle hukukçular için işe yarayacaktır…
Böyle
mahkemelere insan olan düşmanını bile gönderemez!.. Türk Ulusu adına karar
veren mahkemeler, adil olmak zorundadır!..
Tarih
boyunca adaleti bu kadar özlediğimiz bir dönem sanırım hiç yaşanmamıştır...
Av. Cemil
Can
http://www.cemilcan.av.tr/s.273.htm
http://www.cemilcan.av.tr/s.361.htm
DİPNOTLAR:
Aydınlık Gazetesi: M. Bedri Gültekin, 22.01.2012
http://www.hrantdink.biz/tr/?p=441
http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/03/27/orhan_pamuk_ermeni_tazminati_odeyecek
http://www.hrantdink.biz/tr/?page_id=10
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 23.02.2010 tarih ve
E:2009/8-111; K:2010/38 sayılı kararına göre, Özel Görevli Ağır Ceza
Mahkemeleri yetkisine girmeyen suçlarla ilgili MAHKUMİYET veya BERAAT KARARI
VEREMEZLER! Bunun nedeni: “Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemesi kendi yetkisine
giren suçla ilgili olarak beraat kararı verirken, dosya içerisinde
bağlantılılık sebebiyle birlikte değerlendirilen delilleri (tanık, belge,
tutanak, bilirkişi raporu, doktor raporu vb) kabul ve ret ederek bir sonuca
varırken gelecekte görevsizlikle gönderilen mahkemenin hâkiminin yargılama
faaliyetlerini kısıtlamış” olmamak içindir…
Bu yazı toplam 777 defa okundu.