10 Haziran 2026 Çarşamba Saat 11:43
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Kafatasımızın İçinde Mi Yaşıyoruz?
03 Ağustos 2008 Pazar Saat 14:16
“Dış dünya” olarak tanımlanan şey, elin hissettiği, gözün gördüğü, dilin tattığı, burunun kokladığı, kulağın duyduğundan ibarettir.

GÖREN KİM ?

Dış Dünya
Elektrik Sinyallerinden Oluşan Dünya
"Dış Dünya" Beynimizin İçinde Oluşuyor
"Dış Dünya"nın Aslına Ulaşamayız
Kafatasımızın İçinde Mi Yaşıyoruz?
"Dış Dünya"Olmak Zorunda Mı?
Rüyanın Öğrettikleri
Hipnozla Oluşan Dünya
Beyin De Bir Algı Değil Mi? 
Dış Dünya
“Dış dünya” olarak tanımlanan şey, elin hissettiği, gözün gördüğü, dilin tattığı, burunun kokladığı, kulağın duyduğundan ibarettir. Kısaca, “dış dünya” hakkındaki tüm bilgilerimizin kaynağı beş duyumuzdur. Doğumumuzdan itibaren bu duyulara bağlı olduğumuz için “dış dünya”nın, duyularımızın bize tanıttığından farklı olabileceğini hiç düşünmemişizdir.  Evrenin tıpkı bizim algıladığımız gibi olduğuna öyle şartlanmışızdır ki, bu konuyu tartışmayı bile gereksiz buluruz.

Oysa, bugün birçok bilim dalında yapılan  araştırmalar, klasik evren ve madde anlayışını yıkarak, yeni bir boyut diyebileceğimiz, son derece farklı bir anlayışı beraberinde getirmişler, algılarımız ve algıladığımız dünya ile ilgili ciddi şüphelerin oluşmasına neden olmuştlardır.
 

Elektrik Sinyallerinden Oluşan Dünya
Beynimizde ‘dış dünya’ olarak oluşan kavram yalnızca elektrik sinyallerinin beyinde yarattığı bir etkidir. Rengin kırmızılığı, tahtanın sertliği, dahası anneniz, babanız, aileniz, sahibi olduğunuz bütün mallar, eviniz işiniz ve bu kitabın satırları yalnızca ve yalnızca elektrik sinyallerinden ibarettir. Şimdi bu şaşırtıcı gerçeği daha iyi anlayabilmek için kitabın önceki sayfalarında incelediğimiz bir konuya tekrar dönelim.

“Nasıl görüyoruz?” sorusuna verilecek cevap genellikle “tabii ki gözümüzle görüyoruz” olur. Ancak durum  pek de öyle değildir. Şimdi, görme olayının nasıl gerçekleştiğine, bir objenin algılanabilmesi için hangi aşamalardan geçildiğine tekrar kısaca bir göz atalım:

Cisimden gelerek göze giren ışık demetleri (fotonlar) bir dizi işlemden sonra elektrik sinyaline dönüştürülür ve beyne elektrik sinyali olarak ulaşır. İşlemin buraya kadar olan bölümü hemen herkes tarafından bilinir. Ama genelde dikkatlerden kaçan  nokta şudur: Işık ile beynin algıladığı şey aynı değildir. Yani görme merkezine ışığın orijinali değil, elektriksel kopyası ulaşır. Görüyorum derken, aslında zihnimizdeki elektrik sinyallerini seyrederiz ve bildiğimiz tüm evreni birkaç cm3 büyüklüğündeki görme merkezinin içinde algılarız. Başka bir deyişle gören göz değil, beyindeki görme merkezidir. Ve beyne giden şey ışığın kendisi değil, elektriksel kopyasıdır. Zaten beyin ışığa yalıtkandır. Bu nedenle ışığın kendisiyle muhatap olması mümkün değildir.

Duyma olayında da, ses dalgaları beyin tarafından elektrik sinyaline çevrilir ve duyma merkezine yollanır. Sinir sistemi, gözün çalışma sisteminde olduğu gibi, ses dalgalarının elektriksel kopyasını çıkarır ve duyma merkezine ses bu şekilde iletilir. Ayrıca ışık dalgalarında olduğu gibi, ses dalgalarının da duyma merkezine ulaşması mümkün değildir. Çünkü beyin ses dalgalarına karşı da yalıtkandır.
 

"Dış Dünya" Beynimizin İçinde Oluşuyor
Anlaşıldığı gibi, bizim gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz sadece ve sadece sinir sistemimizin ürettiği sinyallerdir. Dolayısıyla, örneğin meyva yiyen biri, aslında meyvanın beynindeki görüntüsüyle muhatap olur, aslıyla değil. Kişinin “işte meyva budur” diye nitelendirdiği şey, meyvanın biçimi, tadı, kokusu ve sertliğine ait elektriksel kopyanın beyinde hissedilmesinden ibarettir.

Bu durumda algılarımızın bize tanıttığı “dış dünya”, beynimizdeki elektriksel kopyalar bütününden ibarettir. Beynimiz hayatımız boyunca bu kopyaları değerlendirir. İşte biz, beynimizde meydana gelen bu kopyalara maddenin aslı diyerek yanılırız.
 

"Dış Dünya" olmak zorunda mı?
Bilimsel gelişmeler, sadece “dış dünya”nın niteliğini açıklamakla kalmamış, algılarımıza duyduğumuz güveni yıkarak, birçok kişinin aklına bile getirmediği bir soruyu da gündeme getirmiştir. Gerçekten bir “dış dünya” var mı?..

Sizi “dış dünya”nın varlığına inandıran şeyin ne olduğunu hiç düşündünüz mü? Genellikle bir şeyi görüyor, duyuyor, ya da ona dokunuyor olmamız o nesnenin varlığına inanmamız için yeterli bir delildir. Ancak bu, gerçekte bilimsel ve mantıksal dayanaktan uzak, alışkanlıklar sonucu oluşan bir inançtır.

Burada anlatılmak istenen; bir insanın, bir nesneyi görmek, duymak ya da dokunmak diye bilinen bir olayı, o yerde böyle bir nesne bulunmadığı zaman da hissedebiliyor olmasıdır. Bu gelişmenin sebep olduğu sonuç ise gerçekten oldukça düşündürücü:

Yapay olarak oluşturulan uyarılar sonucunda, dışarıda herhangi birşey yokken, beynimiz aslı kadar gerçek ve canlı bir dünya oluşturabilir.

Örneğin Her türlü elektriksel sinyalin kaydedilebildiği çok gelişmiş bir kayıt cihazı düşünelim.  Önce herhangi bir mekana ait tüm verileri (vücut görüntüsü, sesler, dış ortam vs.) elektrik sinyallerine dönüştürerek bu cihaza aktaralım. İkinci olarak beyninizi vücudunuzdan ayrı bir yerde yaşatabildiğinizi düşünelim. Son olarak kayıt aletini sinir görevi görecek elektrotlarla beyne bağlayalım ve önceden kaydedilmiş verileri beyne ulaştıralım. Bu durumda, doğal olarak kendinizi suni olarak meydana getirilen mekanın içinde yaşıyor hissedeceksiniz. Sadece beyinden ibaret olduğunuzu anlamanız ise hiçbir zaman mümkün olmayacak. Beynimizin kendi içinde bir dünya oluşturması için gerekli olan, gerçek bir dünyanın varolması değil sadece (yapay ya da gerçek) uyarıların olmasıdır.

Rüyanın Öğrettikleri
Rüyanızda olaylar tamamen sizin kontrolünüz dışında gelişir. Ne yeri, ne zamanı, ne de senaryoyu siz tayin edersiniz. Uykunuzun bir yerlerinde kendinizi aniden olayların içinde buluverirsiniz. Değişik mantık örgüleri, anlaşılmaz doğa yasalarıyla karşı karşıya kalmanıza rağmen bunlar size hiç de garip gelmez.
Sizin için gerçek, elle tutulan, gözle görülen şeylerdir. Oysa rüyada da “elinizle tutar, gözünüzle görürsünüz” ama gerçekte ne eliniz vardır, ne gözünüz, ne de görülüp-tutulacak birşey. Açıkça aldanırsınız. İşin içinden çıkamayan bir düşünür kuşkusunu şöyle dile getiriyor:

 Biz şimdi uyanık halde miyiz yoksa düş mü görüyoruz? Bu kuşkusuz anlamlı bir sorudur. Aslında bu soruyu çoğu kere düşümüzde de sorduğumuz olmuştur. Gene düşümüzde soruya verdiğimiz yanıtın, uyanık olduğumuz yanıtının, uyandıktan sonra yanlış olduğunu görmüşüzdür. Peki aynı yanılgı şimdi de olamaz mı? Hayır diyemeyiz, çünkü pekala bir gün düş gördüğümüz ortaya çıkabilir

Benzer sorular tarih boyunca birçok düşünürün aklını meşgul etmiştir. Bunlardan biri de ünlü filozof Descartes’dir:

 Rüyalarımda şunu bunu yaptığımı, şuraya buraya gittiğimi görürüm; uyanınca da hiçbir şey yapmamış, hiçbir yere gitmemiş olduğumu, uslu uslu yatakta yattığımı anlarım. Benim şu anda da rüya görmediğim, hatta bütün hayatımın bir rüya olmadığı güvencesini bana kim verebilir? İşte bütün bunlardan, içinde bulunduğum dünyanın gerçekliği tümü ile şüpheli bir şey oluyor.

Peki gerçek yaşamla rüyayı ayıran nedir? Gerçek yaşamın sürekli olup, rüyanın kopuk kopuk olması ya da rüyada farklı sebep-sonuç ilişkilerinin bulunması mı? Bunlar temelde önemli farklar değildir. Çünkü sonuçta her iki yaşantı da beynin içinde oluşur.

Rüya sırasında gerçek olmayan bir dünyada rahatlıkla yaşayabiliyorsak, neden aynı şey içinde bulunduğumuz dünya için de geçerli olmasın. Rüyadan uyandığımızda gerçek yaşantı dediğimiz daha uzun bir rüyaya başladığımızı düşünmemize engel hiçbir mantıklı gerekçe yoktur.

Elde hiçbir delil olmamasına rağmen, bu konuda herhangi bir şüphe duymamamızın nedeni, alışkanlıklarımız ve önyargılarımızdan başka birşey değildir.

Hipnozla Oluşan Dünya
Hipnoz ve rüya... Aslında birbirinden çok da farklı olmayan ortak özelliklere  sahiptir. Şöyle ki, “hipnoz”da kişiye bir takım görüntüler gösterilir, “rüyada” da olduğu gibi... Daha açık ifade etmek gerekirse, beş duyu ile algılananlar, eksiksiz olarak rüyada yaşatılabildiği gibi, “hipnoz” ile de yaşattırılabilir. Yani, hipnoz edilen kişi, kendinden gayet emin bir şekilde, beş duyu ile algılananları yaşar. Hipnoz edilen kişi, şu anda bu satırları okuyan sizin gördüğünüz kadar net görür, aldığınız tatları eksiksiz olarak o da alır, yine şu anda duyduğunuz sesleri eksiksiz olarak duyar, algıladığınız kokuları o da algılar ve şu anda siz ne hissediyorsanız, hipnoz edilen kişi  de sizin hissettiklerinizin tamamen aynısını eksiksiz olarak hisseder.

Hipnozu rüyadan farklı kılan en temel özellik, belki de “görüntü gösterici” olarak tanımlayabileceğimiz vasıtanın (kaynağın) insan olmasıdır.

Hipnozda kişi bir çeşit uyku durumunda olmasına rağmen, hipnoz edenin telkin ettiği şekilde görür, duyar ve hisseder. Hipnozu yapan kişi, hipnozdaki kişiye istediği herhangi bir mekan içinde olduğu hissini verebilmektedir. Araba çarpması sonucu ayağı kırılan 10 yaşındaki bir erkek çocuk üzerinde yapılan bir deney, General Hospital Psychiatry dergisinin Ocak 1987 sayısında,  şöyle aktarılıyor:

Hastaya gözünü kapayıp kendini sinemada düşünmesini telkin ederek, onu trans haline getirdiler. Ameliyat boyunca çocuk sakin bir şekilde durdu ve elini ritmik şekilde uyluk kemikleriyle ağzı arasına götürüp getirdi ve bu şekilde doktor rahat bir şekilde kırık bacağı yerleştirdi. El hareketleri neydi? Çocuk uyandırıldıktan sonra, ona el hareketlerinin sebebi sorulunca, sinemada patlamış mısır yediğinden bahsediyordu.

Hipnoza soktuğumuz bir kişiye istediğimiz sesi duyurup istemediğimizi duyurmayabiliriz. Hipnozdaki kişiye sesimizin duvardan geldiğini telkin etsek duvarın konuştuğunu zannedecektir. Sesimizin ellerimizden veya kulaklarımızdan geldiğini söylesek bunu da kabul edecektir.

Ayrıca hipnozda zaman kavramı da oldukça farklılaşmaktadır. Virginia Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde yapılan bir deney oldukça ilgi çekici. Deneyde bir üniversite öğrencisi hipnotize edilmiş ve okul yıllarına dönmesi, okulundaki sınıfları teker teker gezmesi söylenmiş. Okulunda 20 sınıf bulunuyor ve kızdan istenen girdiği bütün sınıflarda olan biteni anlatması. Ancak bu iş için yarım saati var ve zaman ayarlamasını bir metronom yardımıyla yapıyor. Kendisine metronomun dakikada bir tıklayacağı ve zamanı böylelikle hesaplayabileceği söyleniyor:

Gerçekten de hipnotize edilen kız, süre ayarlamasını aklından yaptı. Söylenen her şeyi tam olarak yerine getirdi deneyi planlandığı gibi tamamladı. Ancak metronom dakika başı değil saniye başı işaret veriyordu. Başka bir deyişle, metronom 30 saniye süre tutmuştu toplam olarak.

Otuz saniyenin sonunda metronom durduruldu ve profesör genç kızı uyandırdı. Sonra ona ne hatırladığını sordu. Odalarda neler gördüğünü ve hatırladığını birer birer ayrıntısıyla açıkladı kız. Bütün deneyin otuz dakika değil otuz saniye sürdüğünü öğrendiğinde ise çok şaşırdı. Bilinç altı kendini verilen emre göre ayarlamıştı.56
Hatta bir insanın sadece beynini yaşatıp telkin verebilseydik ona hipnozla istediğimiz gibi bir vücut ve yüz verebilir, şu anki yaşantımızda olduğu gibi bir hayat yaşatabilirdik.
 

Beyin De Bir Algı Değil Mi?
Buraya kadar anlaşıldığı gibi, yaşadığımız dünyanın beyinde oluştuğuna kuşku yok. Ama asıl önemli soru burada ortaya çıkıyor. Eğer tüm gördüklerimiz ve yaşadıklarımız aynı rüya gibi maddesel bir gerçekliğe dayanmayan görüntülerse, bu görüntüler nasıl oluşmaktadır?

Bu görüntülerin kaynağının beynin keşfedilmemiş bir fonksiyonu olduğu söylenir kimi zaman. Buna göre rüya, hafızanın, nasıl olduğu anlaşılamayan bir biçimde “ürettiği” bir şeydir. Kısacası “beyinde bu görüntüleri gösteren kim?” sorusuna, aslında hiç bir delil olmadığı halde “beynin kendisi” cevabı verilmektedir.
Oysa, eğer “dış dünya”nın, ki bu “dış dünya”ya bedenimizi de dahil ediyoruz, bir görüntüler bütünü olduğunu anlıyorsak beynimizi de bu “dış dünya”dan ayrı değerlendiremeyiz. Beynimiz de bu görüntüler bütününün bir parçasıdır.

Rüya ile ilgili bir örnek konuyu daha iyi açıklayabilir. Rüyayı, şimdiye kadarki anlatımlara uygun olarak, beynimizin içinde seyrettiğimizi düşünelim. Rüyada hayali bir bedenimiz olacaktır. Hayali bir kolumuz, hayali bir gövdemiz, hayali bir gözümüz ve de hayali bir beynimiz. Rüya sırasında bize “nerede görüyorsun?” gibi bir soru gelse, vereceğimiz cevap “beynimde görüyorum” olacaktır. Beynimizin nerede ve nasıl bir şey olduğu sorulsa, hayali elimizle hayali kafatasımızı tutup “beynim bu kafatasının içindeki bir kilodan biraz daha ağır bir et parçasıdır” cevabı vereceğiz.

Ama ortada beyin falan yoktur, hayali bir kafatası ve hayali bir beyin vardır. Görüntüyü gören, rüyadaki hayali beyin değil, ondan daha “ötede” olan bir varlıktır.

Rüyadaki ortamla gerçek hayat dediğimiz ortam arasında herhangi bir fiziksel fark yoktur. Öyleyse, bize gerçek hayat dediğimiz ortamda, “nerede görüyorsun?” sorusu sorulduğunda da üstteki örnekteki gibi “kafatasımızın içindeki et parçasında” cevabını vermenin fazla bir anlamı yoktur. Beyni analiz ettiğimizde karşımıza, diğer canlı organizmalarda da bulunan protein ve yağ molekülleri gibi moleküllerden daha farklı bir malzeme çıkmaz. Yani beyin dediğimiz et parçasında, görüntüleri meydana getirecek, bilinci oluşturacak, kısacası “ben” dediğimiz şeyi yaratabilecek birşey yoktur.

Gören, beyinin daha “gerisinde”dir, ondan daha farklı bir varlıktır.

Bu “varlık”, gören, hisseden, düşünebilen, sevebilen, korkabilen, akıl ve bilinç sahibi, kendisine “ben buyum” diye bir benlik veren varlıktır. Bu varlık “canlı”dır, ne madde ne de görüntü değildir.

Hisseden, gören, düşünen “ben” dediğimiz şeyi vücudun dışında aramamız gerekiyor. Din bu “ben”i ruh olarak ifade eder. “Dış dünya” dediğimiz şeyin bir gerçekliği olmamasına rağmen bu kadar inandırıcı gözükmesinin sebebi görüntü ve diğer algılardaki mükemmelliktir.
 

Bu cümleyi siz okuyup bitirinceye kadar gözünüzde yaklaşık yüz milyar  (100.000.000.000) işlem yapıldı. Belki inanması güç fakat dünyanın en muhteşem aygıtlarından bir çiftine sahipsiniz. İnsanoğlu halen bir benzerini üretemedi. Üretmek şöyle dursun, daha bu sistem hakkında bilinenler bilinmeyenlerin yanında hiç kalıyor.

Yaşamınızda sahip olduğunuz her şey gözleriniz sayesinde bir anlam kazandı. Ailenizi, dostlarınızı, evinizi, işinizi, kısaca yaşamınız boyunca karşılaştığınız her şeyi gerçek anlamıyla gözleriniz sayesinde tanıdınız. Onlarsız dış dünyayı hiçbir zaman tam olarak bilemezdiniz. Gözleriniz olmasaydı bir rengin, bir şeklin, bir manzaranın, bir insan yüzünün, güzellik denen kavramın nasıl bir şey olduğunu hiçbir zaman hayalinizde canlandıramazdınız. Fakat, gözleriniz var, bu sayede etrafınızı görüyor, şu anda da önünüzdeki yazıyı okuyorsunuz. 

Dahası, görmek için hiçbir çaba harcamıyorsunuz; sadece görmek istediğiniz şeye doğru bakıyorsunuz. Gözünüze, gözün içindeki organellere, gözden beyne giden sinirlere ve beyninize "bakın, görün, şu işlemleri yapın" emri vermiyorsunuz. Tıpkı yeryüzünde yaşayan ve yaşamış milyarlarca insan gibi sadece bakıyor ve görüyorsunuz.

Bir cisme odaklanıp onu net görmek için göz merceğinizin cismin uzaklığına göre alması gereken yarıçapın optik ölçümlerini, merceğe bağlı kasların çok hassas kasılma oranlarını hesaplamıyorsunuz. Yalnızca o cismi net görmek istiyorsunuz, gerisi saniyenin çok küçük bir diliminde sizin için otomatik olarak hallediliyor. Bunun ne kadar büyük bir mucize olduğu, bu kadar insan gibi belki bugüne kadar sizin de aklınıza gelmedi.

Bu nimetin değerini en iyi anlayanlar da görme yeteneklerini sonradan kaybedenlerdir. Eğer bir gün gözlerinizi kaybedecek olursanız -ki bu olay ihtimal dahilindedir- o tarihten sonra geleceğe ait bütün planlarınız ikinci planda kalacak ve dünyadaki en büyük isteğiniz, gözlerinize tekrar kavuşmak olacaktır.

Ya da yıllar boyu kör bir hayat geçirdikten sonra bir gün tıbbi bir müdahale sonucunda gözlerinizin açıldığını düşünün. Şundan kesinlikle emin olun ki, bu dünyada verilebilecek hiçbir şey sizin için bundan daha değerli olmayacak, o gün ve onu takip eden günlerde sizi hiçbir şey bu kadar sevindirip mutlu etmeyecektir.

Evrim Yine Açmazda
Peki, insan için bu kadar önemli bir duyu nasıl ortaya çıktı? Görme diye bir kavram yoktan nasıl varoldu? Biraz daha geniş bir açıdan bakarak bu soruyu genelleştirelim. Beş duyusu, beyni, uyumla çalışan iç organları, elleri, ayakları, bedeni ve ruhu ile insan nasıl meydana geldi?

Bu sorulara insanlık tarihi boyunca verilen cevaplar iki temel başlık altında toplanır:

- Bunlardan birincisi ve doğru olanı "yaratılış", insan dahil tüm canlıların şimdiki üstün ve mükemmel yapılarıyla, sonsuz akıl, bilgi ve güç sahibi bir yaratıcının eseri olarak yaratılıp yeryüzü sahnesinde yer aldıklarıdır. İnsanlığın başlangıcından itibaren bütün hak dinler, şu anda da en son ilahi din olan İslam dini insanlara bu kesin gerçeği tüm açıklığıyla ve en akılcı delilleriyle bildirmişlerdir.

- İkinci görüş şu ana kadar gelmiş geçmiş tüm canlı varlıkların, sayısız tesadüfler sonucunda meydana geldikleridir. Buna göre canlılar, cansız atomların tesadüfler sonucu, sonsuz sayıdaki "sonsuzda bir" ihtimalleri aşarak uygun bir şekilde birleşip canlanmasıyla oluşan bir hücreden gelirler. Sonsuzda bir -ya da diğer tabiriyle "sıfır"- ihtimalle her nasılsa oluşmuş olan bu hücre, yine zaman içinde ve yine "sonsuzda bir" ihtimalleri sonsuz kereler aşıp, aşama aşama gelişerek ve çeşitlenerek, insan dahil sayısız canlı türlerini meydana getirmiştir. bu görüş ise evrim teorisi adı ile anılmaktadır.

İnsanların ve tüm diğer canlıların varoluşunu cevaplama açısından bu iki alternatif dışında başka bir seçenek yoktur. Zaten mantıken de olması mümkün değildir. Çünkü canlılar ya bilinçli bir yaratılış sonucunda ya da tesadüf ve rastlantılar sonucunda varolmuşlardır. Bu iki seçenekten yalnızca birisi doğru cevap olabileceğine göre birinin olanaksız ve geçersiz olması, diğerinin yüzde yüz doğru cevap olması gerektiği anlamına gelir. Tesadüflerle, değil bir canlı veya bir canlı hücresi, hücredeki yapıtaşları olan milyonlarca proteinden tek bir tanesinin bile oluşabilme ihtimali sıfırdır. Dolayısıyla canlıların hiçbirinin "yaratılmış" olma dışında bir varolma şansı yoktur. 

Bu kaçınılmaz gerçeğe rağmen, bugün hala dünyadaki belli başlı akademik çevreler ve medya kuruluşları büyük bir dayanışma içerisinde evrim teorisini ayakta tutma çabasındadırlar. Genel olarak izlenilen yöntem dünyanın bir köşesinde bulunan bir kafatasıyla evrim zincirinin eksik bir halkasının tamamlandığını manşetten duyurmaktır. Oysa ortada herhangi bir zincir yoktur ki eksik halkası tamamlansın. Dahası ortada geçiş formu sayılacak yarı balık-yarı sürüngen, yarı sürüngen-yarı kuş gibi herhangi bir fosil de bulunmamaktadır. Buna rağmen, sanki evrim bütün aşamalarıyla ispatlanmış da bir tek maymundan insana uzanan zincirde ufak tefek eksikler kalmış gibi bir hava yaratılmaya çalışılır.

Evrimcilerin ısrarla dikkatleri kafatası fosillerine çekmelerinin elbette bir nedeni vardır. Tarih boyunca, irili ufaklı binlerce maymun türü yaşamış ve bunların yüzde doksan yedisinin nesli tükenmiştir. Bu maymunların kafatası fosillerini büyüklüklerine ve bazı fiziksel özelliklerine göre dizip, "işte maymundan insana uzanan zincir" demek son derece kolaydır. Hiçbir somut kanıta dayanmayan hayali dış görünüm çizimleri, fosil sahtekarlıkları, hileli sıralamalar da evrim senaryolarının temel malzemeleridir.

Oysa evrim daha mikrobiyoloji aşamasında çökmüştür. Bunun yanı sıra mevcut karmaşık organellerin varlığını hiçbir şekilde izah edememektedir. Bu yüzden evrimci çevreler olabildiği kadar bu konular üzerinde tartışmaktan kaçarlar. Zaman zaman da hiçbir cevap niteliği taşımayan teknik ayrıntıları ard arda dizerek, sözde bu konuların da açıklamasını yapmış izlenimi verirler. Zaten ölü doğmuş bir bebek olan evrimi yaşıyor göstermek için başka da çareleri yoktur.

Bu yazının konusu olan göz de, "gözleri düşünmek beni bu teoriden soğuttu" diyen Darwin'den beri evrimcileri çıkmaza sürükleyen organlardan biridir. Gözün yapısı ve işlevleri incelendiğinde evrimcilerin bu kaçışlarının sebebi daha iyi anlaşılır. Göz birçok farklı organel ve bölümden oluşmuş karmaşık bir yapıya sahiptir. Hayret uyandıracak kadar geniş kapsamlı işlevler bu farklı organel ve bölümlerin uyum içinde çalışmaları sonucunda gerçekleşir. Bunlardan birinin bile olmaması gözün görevini yapamaması demektir. Bu da evrim açısından içinden çıkılmaz bir noktadır. Çünkü evrim, mevcut bütün organların zaman içinde kendi kendilerine oluştuğunu öne sürer. Gözün, ancak bütün organelleriyle eksiksiz ve kusursuz bir şekilde aynı anda varolmasının zorunluluğu da böyle bir sürecin hiçbir zaman olamayacağı anlamına gelir.

Konuyu daha iyi anlamak için bir örnek verelim. Gözyaşı salgılamayan bir göz, çok kısa bir sürede kurur ve kör olur. Dahası gözyaşı, antiseptik özelliği ile, gözü mikroplara karşı korur. Evrimciler, gözyaşı olmadan bir kaç saat içinde kuruyan gözün, sözde evrim süreci içinde, gözyaşı bezleri oluşana kadar milyonlarca yıl nasıl dayandığı sorusunu akıllarına getirmek bile istemezler. Kaldı ki gözün görevini yapabilmesi için bütün organ ve sistemleriyle mevcut olan bir beden dışında, kornea, konjonktiva, iris, göz bebeği, göz merceği, retina, koroid, göz kasları, göz kapakları gibi doku ve organellere, göz ve beyin bağlantısını sağlayan muhteşem bir sinir ağına ve beyinde bulunan son derece kompleks bir görme alanına ihtiyaç vardır. Bütün bu sayılanlar, tesadüfen hiçbir şekilde oluşamayacak kadar özel ve komplike yapılara sahiptirler.

Bu organellerden herhangi biri, örneğin göz merceği olmasa göz hiçbir işe yaramaz. Dahası göz merceği ile göz bebeğinin yerleri değişmiş olsa, göz yine görevini yerine getiremez. Kısaca gözün yapısı çok özel bir planlamanın eseridir. Bir tekinin bile tesadüfler sonucunda kendi kendine oluşması imkansız olan bu organel ve katmanların, belirli bir plan ve uyum içinde aynı anda, aynı yerde bulunmalarının ancak tek bir geçerli ve mantıklı açıklaması vardır; yaratılmışlardır.

burada evrim veya yaratılış teorilerini tartışmak maksadı ile bunları yazmadık gayemiz insan sağlığına katkıda bulunmanın yollarını ararken evrimcilerin siyasi niyetlerinden dolayı gözü araştırmada gösterdikleri ihmali telafi etmek ve göz hakkında kararlar vermede yanlışlar yapmayalım bütün organlarımız gibi gözümüzde bilinçli bir güç tarafından dizayn edilmiş ve yaratılmıştır yaratılış  ilmi zincirleme versiyonların peş peşe ortaya çıkması ile oluşmaktadır işte bu gerçeğin ışığında yaratılış ilminden ne kapabilirsek insanlara o kadar faydalı olacağımıza inanıyoruz. evrim gibi hayatı tesadüflerle açıklamak ;taassubu ilmi gelişmeyi engeller  olan sağlık sorunu çeken insanlara hatta hayvanlara olur.bu nedenle bizler bu konuya önem verdiğimiz için burada değindik yoksa evrimciler gibi siyasi bir düşünceden değil. Gerçeklerden yola çıkarak hayata sağlıklı katkıda bulunmayı hedeflemekteyiz

Bu yazı toplam 287 defa okundu.
 
Paylaş
Bu Yazıya Henüz Yorum Eklenmemiş.
GEREKLİ SAYFALAR
YAZARLAR
Reklamlar
Reklamlar
SİTE ANKET
Hayratta nüfus artışı olsunmu
Evet iyi olur
Fark etmez
Olmasın sıkıntı olur
Yatırımdan sonra olur
Geri Dönüş imkanı yok
Reklamlar