Kadim filozof Heraklitos der ki, “Her şey akar” ve gerçekten İstiklal Savaşı’ndan ve Atatürk’ün vefatından sonra çok şey aktı, köprünün altından çok sular geçti.
Kadim filozof Heraklitos der ki, “Her şey akar” ve gerçekten İstiklal Savaşı’ndan ve Atatürk’ün vefatından sonra çok şey aktı, köprünün altından çok sular geçti.
Zira zaman öyle bir şeydir ki, Hegel’in deyimi ile “üzerindeki her şeyi öğüten, kesip biçen bir kasap tahtası” gibi tüm bir var oluşu, ahtapot misali kollarına almaktadır. Sadece tarihsel, siyasal ve toplumsal derinliği olanlar, kendi medeniyet ve kültür değerlerine yabancılaşmayan toplumlar, zaman denilen bu ahtapotun kollarından kendilerini kurtarabilirler.
Bilindiği gibi İstiklal Savaşı’ndan önce Halide Edip Adıvar’a kadar birçok Osmanlı münevveri İngiliz, Amerikan mandacılığını savunurken; başta Mustafa Kemal ve ekibi, mandacılık fikrini ret ediyor ve tam bağımsızlıktan yana tavır koyuyorlardı.
Sonuçta, Mustafa Kemal ve ekibi milletin ona verdiği büyük bir destekle, yaptığı Erzurum ve Sivas Kongrelerinin ardından mandacılık fikrini kesin olarak reddetti. Zira mandacılık, dolaylı olarak Batı ve Amerikan vesayetini, sömürgeciliğini resmen kabul etmek anlamına geliyordu ve bu, Müslüman Türk milletinin asla kabul edebileceği bir şey değildi. Atatürk’ün deyimi ile mandacılık, Müslüman Türk milletinin karakterine aykırı idi.
Sonuçta Müslüman Türk milleti yedisinden yetmişine, kadını, çocuğu, yaşlısı, imamı, müezzini, müftüsü, medresesi, tıp, talebesi ile İstiklal Savaşı’na destek vererek; Sakarya, Dumlupınar ve Büyük Taarruz’un ardından düşmanı İzmir’de denize dökerek bağımsızlığına kavuştu. Nihayet Montrö anlaşması ile de İstanbul’un ve boğazların denetiminin tamamen bize geçmesi perçinleşmiş oldu. Büyük ölçüde Misak-ı Milli sınırları kurtarılmıştı. Sadece Musul, Kerkük, Batum, Batı Trakya, Adalar ve Hatay kurtarılamamıştı. Ancak bilahare Mustafa Kemal’in büyük gayretleri ile Hatay da sınırlarımıza dahil oldu.
Şimdi bir şey daha eklemek istiyorum: Herkes’in bir Mustafa Kemal’i var. Zira solculara, askerlere göre, hakeza Nadir Nadi’ye, dönemin ABD büyükelçisine, liberallere ve hatta Marksistlere göre birçok Mustafa Kemal var. Herkes farklı bir Mustafa Kemal örneği veriyor. Ancak bunların büyük bir çoğunluğu İstiklal Savaşı’ndaki Mustafa Kemal’i pek gündeme getirmeyi sevmezler. Onlar sadece frag ve smokin giymiş, balolarda dans eden Mustafa Kemal’den yanadırlar.
Fakat ben bu tartışmalara girmeden, İstiklal Savaşı boyunca anti-emperyalist bir duruş sergileyen, Cumhuriyeti ilan eden, birçok konuşmasında ve Balıkesir Zağanos Paşa Camii hutbesinde İslam’la iç içe olan, cihat ayetlerinden söz eden, camileri sadece ahiret değil, müminlerin din ve dünya işlerini müzakere ettiği yerler olarak algılayan, Peygamber Efendimizden övgü ve sitayişle söz eden, ondan aldığı güç ve kuvvetle halkı motive eden, bazıları farklı yorumlasa da İslam’ın iyi anlaşılması için tefsir yazdıran, sahih hadis kitaplarını neşrettiren, annesi, kız kardeşi, hanımı mütesettir olan, kadının örtüsüne dokunmayan, ezan okunduğunda gözleri dolan, Rumeli türküleri dinleyen, Türk tarih ve dil çalışmalarına önem veren, ekonomik, siyasal ve kültürel bağımsızlıktan yana olan, dış politikada dik ve onurlu duran, hatta muhtemel kurulacak Siyonist İsrail devletine haddini bildirmek isteyen, Filistin ve Kutsal topraklara sahiplenen, Rus ve Çin zulmünde inleyen Müslüman Türklerin dertleri ile dertlenen, Nutuk’ta ifade ettiği gibi yeri ve zamanı geldiğinde, koşulları oluştuğunda Müslüman ülkelerin dönüşümlü olarak bir Halife seçmesini öğütleyen, hayatının üçte ikisini Osmanlı paşası olarak geçiren bir Mustafa Kemal’i önemsiyorum ve böyle bir Mustafa Kemal’in gerçek Türk İslam kültürünü yansıttığı kanaatindeyim. Ancak yukarıda özelliklerini verdiğim bu Mustafa Kemal’in bugün kaybettiğine inanıyorum.
Atatürkçülüğün Atatürk ile ilgisi yoktur
Neden? Çünkü onun ölümünden sonra kanımca hemen karşı darbe oldu. Mandacılar, Atatürk’ün ölümünü fırsat bilerek hızla harekete geçti. İlk önce onunla hiçbir alakası olmayan, sırf kendi arzularını ve siyasal düşüncelerini yansıtan Kemalizm diye bir ideoloji üretildi. Zira ürettikleri ve sınırlarını kendilerinin tayin ettiği bu ideoloji, her işte kendilerinin meşruiyet kaynağı olacaktı. Akabinde İnönü ve ekibi devlete hakim oldu. Her alanda mandacılık başladı. Atatürk döneminde temeli atılan uçak fabrikaları kapatıldı, hiç borcu olmayan Türkiye borç alamaya başladı ve ekonomik olarak dışa bağımlı kılındı. Türkiye, Batı ve ABD çıkarlarına hizmet eden NATO’ya sokularak, askeri ve savunma alanında bağımlı hale getirildi, Türk İslam tarihi unutturularak, yahut yasaklanarak; Yunan, Roma, Hitit, Asur, Lidya, Frigya, Bizans tarihleri ile Türk milletinin tarihsel hafızaları sabote edildi.
Düşünsel alanda Nurullah Ataç gibi ateist bireylerin iş başına getirilmesi ile milli eğitimde tam bir ateist ve pozitivist kültür pompalandı. Türk dili; arı, saf dil safsatası ile dejenere edildi. Millet 150 kelime ile konuşan Tarzanlar topluluğuna indirgendi.
Ezanın aslının okunması yasaklandı. Mustafa Kemal’in yabancı kolejlere alternatif kurduğu TED gibi kolejlerde İngilizce eğitime geçildi. Milli eğitim tamamen milli olmaktan çıkarıldı. Ancak kolonilerde olabilecek şekilde ana okullarındaki çocuklara bile İngilizce öğretilmeye başlandı. Onun kapattığı Mason locaları pıtrak gibi çoğaldı. Siyonizme, Komünizme ve misyonerliğe şiddetle karşı olmasına ve Pakize Tarzi hadisesinden ötürü Bursa Amerikan Kız Koleji’ni kapatmasına rağmen, onun ismini kullanan birçok kripto, Yahudi, Sabatayist, Mason, Komünist onu, halka din düşmanı olarak sunarak, bu yolla dindarlara, İslam’a ve Türk -İslam tarihine hakaret etmeyi, halka “Atatürkçülük” ve “ilericilik” diye dayattı. Bu yolla birçok namuslu vatan evladı görevinden uzaklaştırıldı.
O, askerin siyasalaşmasına karşı olmasına rağmen, onun adına darbeler yapıldı. Ve darbeyi yapanların ilk beyanatı “NATO’ya bağlıyız” oldu. Üniversiteler, onun istediği şekilde bilim üretmek yerine, o, “ölülerden medet dilemeyiniz” demesine rağmen; cübbeleri ile sokakta yürümeyi, Anıtkabir’e çıkmayı ve darbe çığırtkanlığı yapmayı ön plana geçirdiler. Bilim adamlığı sloganik ve sığ bir düzeye indirgendi. Hatta öyle rektörler çıktı ki, “keşke Anadolu Müslüman olmasaydı” diye beyanatta bulundu. Türkiye IMF, AB gibi örgütlerin elinde şamar oğlanına çevrildi. Her platformda milletimizin mukaddesatına küfür edilmeye başlandı. Ulusal bağımsızlığımız ve sınırlarımız sorgulanır hale getirildi. Dış politika tamamen ABD, İsrail, İngiltere ve AB gibi ülkelerin tekeline girildi.
Gerçek İstiklal Savaşı’nın ruhunu ve düşüncesini sürdüren, mandacılığa şiddetle karşı olan Refah-Yol gibi hükümetler, merkezde yuvarlanan halka yabancılaşmış jakoben ve elitist kadrolar tarafından Atatürk’le hiçbir alakası olmayan laikçilik adına iktidardan uzaklaştırıldı. Akabinde Türkiye iliklerine kadar soyuldu. İç ve dış borç toplamı Cumhuriyet tarihinin en üst düzeyine yükseldi. İşsizlik ve istihdam sorunları, toplumsal barışı tehdit eder hale getirildi. Yaygın bir ahlaksızlığın pompalanmasıyla aileler dağıldı, uyuşturucu, içki, kumar fuhuş, hırsızlık sıradanlaştı; can, mal ve namus emniyeti kalmadı. Velhasıl Atatürk döneminde kaybeden Garpzade Mandacılar, onun vefatından sonra sahneye çıkarak Türkiye’yi siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel düzlemde bu hale getirdi.
Öyleyse siz karar verin. İstiklal Savaşı’na ruh ve anlam veren dünya görüşü ve onun lideri Mustafa Kemal mi kazandı; yoksa emperyalizmin, finans kapitalin yerli işbirlikçileri, uşakları olan Garpzade Mandacılar mı?
Lütfü Özşahin
historyofreligions@yahoo.com
Bu yazı toplam 350 defa okundu.