|
KARADENİZ FOLKLAR OYUNLARININ
YÖREYE DAĞILIMI SONUCU ORTAYA ÇIKAN GERÇEKLER
Horon: Hopa, Arhavi, Fındıklı,
Ardeşen, Pazar, Borçka, Göktaş (Murgul), Şavşat, Artvin, Hemşin,
Rize, Trabzon (bütün ilçeleriyle), Giresun
Kafkas Oyunları: Borçka ve
Göktaş, Şavşat, Artvin, Meydancık
Türk Oyunları: Şavşat
Kürt Oyunları: Şavşat, Ardanuç,
Meydancık
Bar: Yusufeli, Şavşat, Ardanuç,
Artvin
Akordiyon: 1870’li yıllarda
(1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda bölgenin Rus işgaline
uğraması sonucu) gelmiştir. Genelde Artvin Merkez’de çalınır.
Gürcülerin yaşadığı Meydanlık’ta da çalınır.
Tulum ve Kemençe: Karadeniz
sahilinde Hopa, Arhavi, Fındıklı, Ardeşen, Pazar eskiden Borçka ve
Göktaş’ta yaygın olup ’93 Harbi’nden (1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı)
sonra akordiyon veya mızıka ile davul, tulumun önemini yitirmesine
neden olmuştur. Yusufeli…….SOR
Davul ve Zurna: Artvin merkez,
Borçka, Göktaş, Şavşat (davul+zurna), Ardanuç (davul+zurna),
Yusufeli (davul+zurna), Akçaabat, Maçka, Sürmene (davul+zurna)
Kaval: Sürmene, Çaykara,
Şalpazarı, Of
Kemençe: Trabzon (bütün
ilçeleri), Giresun (bütün ilçeleri), Rize (bütün ilçeleri), Artvin
Yukarıdaki incelemede oyun
çeşitlerinin oynandığı bölgeler ve folklor enstrümanlarının
yayıldığı bölgelere bakıldığında Doğu Karadeniz’de hemen hemen
bütün il ve ilçelerde kemençe eşliğinde, tulum, davul+zurna
eşliğinde değişik horon oyunları görülür. Horon oyunları ve
kemençe tüm bölgenin en önemli ortak kültürüdür. Kafkas oyunları,
Kafkas bölgesine sınır olan yerlerde, Türk oyunları, Doğu
Anadolu’ya sınır olan içi bölgelerde, Kürt oyunları Artvin’in üst
(Kürt bölgeleriyle sınır yerlerde, bar oyunları Artvin’in Kars ve
Erzurum’a sınır ilçelerinde “merkez ilçe dahil” görülür.
Müzik aletleri içinde de
kemençe, Doğu Karadeniz’deki tüm ilçelerde kullanılan ortak
çalgıdır. Trabzon’un güney kesimlerinde kaval yaygındır. Yayla
şenliklerinde daha çok kişiye sesin duyurulması için kemençe
yerini davul-zurnaya bırakır.Güney kesimlerinde Akordiyon veya
mızıka ve Rize civarında tulum yaygındır. Az olarak da Rusların
’93 Harbi sırasında işgal ettiği dönemlerden kalma olarak
Artvin’in…………..SOOOOR
Sonuç olarak Doğu Karadeniz’in
en etkin ve yaygın oyunu horondur. Horon, kemençe ile oynanır. Bu
nedenle kemençenin tarihi geçmişi incelendiğinde görülecektir ki;
horon Türk oyunu, kemençe Türk çalgısıdır.
Kemençe, günümüzde
Yunanistan’da da yaygın olarak kullanılmaktadır. Kemençeyi
Yunanistan’da kullananlar, Doğu Karadeniz’den I. Dünya Savaşı,
Kurtuluş Savaşı ve Nüfus Mübadelesi sonucu Yunanistan’a göç eden
Doğu Karadenizli Hıristiyanlardır. Bunlar ise iki gruptur.
Birincisi aslı Türk olmayan kökten gelen Hıristiyanlar ve Rumca
konuşanlar ile ikincisi İslamiyet’ten önce Doğu Karadeniz’e
yerleşmiş Hıristiyanlığı kabul etmiş olan değişik Türk asıllı
insanlardır. Yunanistan’da günümüzde bu insanlara ortak ad olarak
Pontos, Pontus veya Lazoi (Laz) denilmekte ve Yunanistan’ın yerli
halkı tarafından fazla sevilmemektedirler.
Doğu Karadeniz’in temel müzik
aleti olan kemençe ile ilgili bilgiler şöyledir:
KEMENÇE
Kemençe, küçük keman
anlamındaki SOOOOR Farsça kelimeden gelir.
Geniş anlamda bir çok Türk
yaylı çalgısının, dar anlamıyla Güney Anadolu Türkmenlerinin
(Türkmen kemençesi) ile Karadeniz bölgesi halkının (Karadeniz
kemençesi) birbirine benzer yaylı çalgısıyla, klasik Türk
müziğinde kullanılan apayrı bir çalgının (klasik kemençe) ortak
adı.
En eski Türk yaylı çalgıları
SOOR ıklığı ya da kopuz, yada okça kopuz (yaylı kopuz) diye
adlandırılmıştır. Kemençe adının, Türk-İran ilişkilerinden sonra
ıklığ ya da kopuz sözcüklerinin yerini aldığı sanılmaktadır.
Asya’da geniş bir coğrafyaya
yayılmış olan çeşitli kemençelerin ortak yönleri, hayvan tırnağı,
kabak ya da oyulmuş bir tekne ile uzunca saptan oluşmaktadır.
Genellikle deri göğüslü olan kemençelerin telleri bağırsaktan ya
da at kılındandır. Tel sayısı 1,2 ya da 3’tür. Günümüzde Asya
Türkleri’nin kemençelerinde medeni teller de kullanılmaktadır.
Karadeniz kemençesinin, sivri
tarafı üste gelen kalp biçimindeki burguluğu ile kısacık sapı, dar
ve uzun gövdenin uzantısıdır. Göğüste kemanınkini andıran iki
delik vardır. Çalgının üç teli, eşik ve dip eşik üzerinden geçer.
Can direği, gövde ile göğüs arasına sıkıştırılır. Karadeniz
kemençesi, aynı zamanda tellere basan sol elle tutularak bir yere
dayanmadan ayakta çalınır. Tellerden biriyle melodi çalınırken,
yay komşu tele de sürülür.
Günümüzde Balkan ülkelerinde
Yunanlıların “lira”sı, Bulgarların gudulkası ve Kuzey-batı
Anadolu’da Orta çağ’da Batı Avrupa’da (rebec) ve Orta Asya’da
benzerlerinin olması, kökeni konusunda fikir edinmemizi
güçleştiren klasik kemençe 19. yüzyılın ikinci yarısında
İstanbul’da ince saza katıldı. Tamburi Cemil Bey’den sonra, Klasik
Türk Müziği topluluklarının en vazgeçilmez çalgılarından biri
durumuna geldi. Armut biçimindeki gövdesinden dolayı “armudi
kemençe” diye de anılan bu çalgı, 3 tellidir. (H. S. Arsel,
değişik boyda 4 telli kemençeler yaptırarak, “keman ailesine”
karşılık kemençe ailesini oluşturmak istediyse de girişimi
sonuçsuz kaldı. (1)
KEMENÇENİN TARİHÇESİ
Kemençe, dip kısmını dize,
dizlerin arasına dayatarak çalındığı gibi, ayakta, bir yere
yaslamadan da çalınabilen üç telli ,dört teli de olabilir.Yayla
çalınan bir Türk çalgısıdır.Başta Giresun, Trabzon olmak üzere;
Gümüşhane, Rize ve Ordu’da çalınmaktadır. (Karadeniz Kemençesi)
Kemençe her ağaçtan
yapılabilir. Ama en uygun ağaçlar şunlardır:
Dut, ceviz (Kalın sesliye daha
uygun)
Erik, kiraz, kızılağaç,
karaağaç (orta sesliye daha uygun)
Ardıç (ince sesli kemençe için
daha uygun)
Armut, elma, portakal, kayın,
kestane, kelebek, selvi, gülağacı, dışbudak, sarmaşık, atkestanesi
de kemençe için uygun ağaçlardır. Yine de en çok kullanılan ve en
uygun olan dut, erik, ardıçtır. Aslında her ağaçtan kalın, orta,
ince sesli kemençe yapılabilir. Çok kalın ve çok ince sesli
kemençe de yapılabilir. Kemençe’nin ince, kalın, orta sesli olması
için ağacının özelliği yanında, boyunun, eninin, derinliğinin,
kalınlığının, inceliğinin özellikle kapağının, tellerinin etkisi
önemlidir. Yıllardan beri kemençeye ilgi duyan ve kemençeyle
uğraşan biri olarak “ayrı ayrı ağaçlardan yapılmış, kapaklarını
Ay-yıldız ile süslediğim yirmi yedi tane kemençem vardır. Ayrıca
çok kalın sesli, duttan yaptığım özel bir kemençem de
vardır.Bunları yazıyorum çünkü kemençe yapmak ayrı, ses bulmak
ayrı ve ustalık isteyen bir iştir. Kemençenin boyu 54-60 cm., eni
sapından 5-8 cm, dip kısmında 8-12 cm., derinliği 2,5-4,5 cm.dir.
Kemençenin teknesi 30-42 cm., sapı 9-12 cm., başı 7-9 cm dir. Şunu
belirtmekte yarar vardır:Bu ölçüler çok kesin ölçüler değildir.
Ama gereğinden çok,uzun-kısa, dar-geniş, alçak-yüksek, kalın-ince
olursa olmaz.
Teller: İnce, orta, kalın sesli
kemençelere göre değişir. Daha doğrusu deneyerek kemençeye en
uygun teller bulunur.
Çelik teller: 0,25-0,28-0,30 ve
daha yukarı olabilir.
Sarma teller: 2-3-4 numara
olabilir. Bunlar daha çok krom, alüminyum sarılmış tellerdir.
Kemençenin ince teline zil teli
“soldaki” orta teline sağ tel, sağdaki teline bamteli “kalın tel”
denilir.
İyi bir kemençe önce havayı (kayde)
iyi çevirmeli, sonra sesi tatlı olmalı sonra da sesi gür olmalı.
Ama, önce havayı iyi çevirmelidir. Kemençede iyi ses bulmak
herkesin harcı değildir.
Kemençe teknesinin içinde, iki
kaşın arasında “sol kaşın altında” direk olmalıdır. Direk
kemençenin canıdır. Kemençenin sesini etkileyenler arasında
direğin yeri çok önemlidir. Eşek de önemlidir. Kaşlarda önemlidir.
Şunu belirtmemde fayda var: Ben
iyi kemençe yaparım demekle iyi kemençe yapılmaz. Yukarıda “baştan
beri” saydığım etkenlerin yanında tesadüfün “denk gelmenin” etkisi
de önemlidir.
Kemençenin düzeni
“Re-La-Mi”dir. Genel olarak zil, orta, kaba “kalın” sesli
kemençelerin ölçülerine uyularak inci, orta, kalın sesli kemençe
yapabiliriz “diğer şartları da göz önünde bulundurarak istenen
kemençeyi yaklaşık olarak elde edebiliriz”.
Kemençenin Geçmişi:
Çok eskiden kemençenin adı
KILIĞ “Oklu”dır. Yenisey Türklerinde adı IYIK, Altay Türklerinde
İKİLİ, Tuva Türklerinde IĞLIK’tır. Çin’de TÜRKLERDEN GETME,
Afganistan’da ve Türkistan’da TÜRKMEN, Özbek ve Kırgız Türklerinde
ise Kemençenin adı KIYAK, GIÇAK’tır. Macar tarihçisi S. Takats
yaylı Türk çalgılarını Türkiye’den Macaristan’a geldiğini savunur.
“Bkz: Selim Cihanoğlu, Kemençe Metodu”
Yaylı çalgıların Avrupa’ya
Asya’dan geldiği, geçmişini Kunlar’a “Hun” uzandığı, Anadolu’ya
ise Oğuzlar “Selçuklular” ile geldiği anlaşılmaktadır daha doğrusu
belli olmuştur.
Kemençe, Türklerin öz
çalgılarındandır.Bazılarının sandığı gibi başkalarından alınma
değildir. O, bir Türk çalgısıdır. Hele hele bazılarının sandığı
gibi, ısrarla iddia ettiği gibi Rum çalgısı değildir. Eğer öyle
olsa idi, Yunanlıların öz çalgısı olurdu. Yunanlılarda kemençe var
mı? Yoktur. Kemençeyi Yunanistan’a bizdeki Rumlar ve Hıristiyan
olup Rumlaşmış Kuman Türkleri götürmüştür. Sürmene’den giden,
gönderilen “mübadele, değiştirme yoluyla” Rumlar ve
Hıristiyanlaşmış, Rumlaşmış Kuman Türkleri Atina’da Sürmene adlı
bir mahalle kurmuşlardır. Kemençe eşliğinde bizim horonlara benzer
horonlar oynamaktadırlar. Fakat yine söylüyorum Yunanlılar da
kemençe yoktur. Yunanistan’da kemençe çalanlar, Karadeniz’den
giden Rumlar ve Hıristiyan Kumanlardır. Bu neyi göstermektedir?
Bu, Rumların kemençeyi Türklerden öğrendiğini açıkça
göstermektedir. Rumlar, Yunanistan’dan gelip Doğu Karadeniz’e
yerleşmiş ve devlet kurarak Türk kavimleri ile bir arada
yaşamışlardır. Bilindiği gibi Rumlardan önce Doğu Karadeniz
bölgesinin halkının çoğu Türk ve Türklere akraba olan kavimlerdir.
Rumlar kemençeyi bunlardan öğrenmişlerdir. Rumlar Yunanistan’a
gönderilirken aralarına Hıristiyan olup Rumlaşmış Kuman Türkleri
olduğunu biliyoruz. “Bkz: Doğu Karadeniz, Tarih-Kültür-İnsan,
Mehmet Bilgin”.
Kemençeyi sözlük anlamı ile
Keman “Farsça, Türkçesi YAY” çe eki, “Türkçe küçültme eki” keman+çe=küçük
keman=kemençe olarak açıklıyoruz. Acaba bu açıklama yeterli mi?
Kemanla Kuman’ın benzerliğine neden dikkat etmiyoruz? Kemançe,
kemençe ile Kumanca’nın benzerliğine dikkatinizi çekerim.
İlk Türk halk çalgılarından
kemençenin tarihçesi adlı yazıda Öğretim Görevlisi Şener DEMİR “M.
R. Gazi Mihal: Ülkelerde Kopuz ve Tezeneli Çalgılarımız” adlı
eserinde şöyle demektedir: “Macar Türkolog Dr. L Razonyi Kumanlar
üzerine yazdığı makalede ve “TÜRKLÜK” adlı kitabında kemençe
adının TÜRKÇE olduğunda ısrar etmektedir.” Bu ısrar kemençenin öz
be öz Türk çalgısı olduğunu göstermiyor mu? Kim ne derse desin
gösteriyor.
Atası IKLIĞ olan kemençe, Asya
ve Avrupa’ya iki koldan yayılmıştır. Selçuklular tarafından İran
ve Anadolu’da tanıtılmış ve yaygınlaşmıştır.”
Kemençe Avrupa’ya KUN
“Hun”lar eliyle götürülmüştür.
M. R. Gazi Mihal, Karadeniz
kemençesini anlatırken şu bilgileri veriyor:” Şato Türkleri
imparatorlarından biri, savaşa giderken birkaç ÜÇ TELLİ HUN
KEMENÇESİ ile Tibet düdükleri çalabilen müzisyen ve bir erkek
dansçıyı birlikte götürmüş. Bu çalgılar II. yüzyıldan beri Bozkır
kavimlerinin tipik aletleri idi.
Kopuz-Kırgızlarda=Kırgız
kemençesi, Karaim Türklerinde; bir çeşit IKLIĞ kemençesi. KILKOPUZ
KARAÇAY “TOKAT” kemençe adlarıyla geçmektedir. Görüldüğü gibi
kemençe adı II. yüzyıldan beri kullanılıyor.”
Araştırmacı-yazar Mehmet Bilgin
“Doğu Karadeniz. Tarih-Kültür-İnsan” adlı kitabında bana göre çok
önemli olan bir dip notta şöyle bir bilgi veriyor:
“Macar Kralı IV. Laszlo 1290
yılında Arbus, Töstel ve KEMENÇE adlı Kumanlar tarafından
öldürülmüştür. Dikkat ediniz, Kumanlar Türk, Kumanlardan birinin
adı da KEMENÇE. Evet KEMENÇE. Artık şüpheyi atınız. Kemençenin
Türk çalgısı olduğunu kafanıza iyice yerleştiriniz.
Sonuç olarak Kemençe, öz be öz
Türk çalgısıdır. Bunun aksini diyenler “Türk değil de Rum
çalgısıdır diyenler” ya bilmeden konuşmaktadırlar, ya da art
niyetlidirler. Unutmayalım ki, dış güçlerin ve içimizdeki
maşaların çalışmaları sinsice sürmektedir. Neme gerek; öyle veya
böyle olsa ne olur sanki demeyelim. Uyanık olalım eğer Rumların
kemençe konusunda bizim yarımız kadar dayanağı olsa başta Avrupa
olmak üzere dünyayı ayağa kaldırırlardı. Bizim gibi dayanakları
olsa, işte bakınız kemençe Rum çalgısıdır. Kemençe Doğu
Karadeniz’de çalındığına göre, demek ki Doğu Karadeniz Rumların
toprağıdır. Oradaki halkın çoğu Türkleştirilmiş Rum’dur diye
Avrupa’yı Amerika’yı üstümüze salarlardı. Fakat boş durduklarını
sanmayınız. Onlar uyumuyorlar, bizim kuyumuzu kazmayı sinsice
sürdürüyorlar.
Bunu asla unutmayalım,
uyumayalım.”(2)
(1) Büyük Larousse (Milliyet),
Cilt 13, sf. 6610
(1)
Ali Kemal Bulut (TÜRÜK), Trabzon Türk
Ocağı Bülteni Sayı: 38, Yıl: Şubat 2002, sf. 6-7
Kemençe ile ilgili internette
www.Karalahana.com ‘dan alınma bir sayfa
Özhan Öztürk
Arkeolojik açıdan bakıldığında antik çağda kullanılan iki ayrı
telli enstruman göze çarpmaktadır: Arap çalgısı "rebap" ve Antik
Yunan çalgısı "lyra" .Bu enstrumanlar muhtemelen sadece kemençenin
değil kemanında atalarıdır. İslamiyet, Arapları basit göçerlerden
savaşçı fatihlere dönüştürürken, Arap kültürü de kendi kozasından
çıkıp çevreye yayılmıştır. Rebap'ta bu arada İran üzerinden
Türklere ve Orta Asya'ya, Emeviler sayesinde Avrupa içlerine,
Bizans üzerinden de Anadolu ve Balkanlara girmiş ve kabul gördüğü
yöre ve halkın karakterine göre şekillenmiş, o coğrafyaya özgü
kültüre adapte olmuştur. Bugün kemane olarak kullandığımız çalgı
Bizans'ta "lyra" adını almıştı ve 5 telliydi. Bizans lyrasını
rebapın taklidimiydi yoksa minyatür bir arpa gibi parmaklarla
çekilerek çalınan "Antik Yunan Lyra" sından mı gelişmişti? Bu
sorunun cevabını bulabilmek için yeterli dökümana sahip değiliz.
Muhtemelen ilk rebapların telleri hayvan
bağırsağından, yay kılları da at kuyruğundan yapılıyordu. Düz bir
mantık yürütürsek, kemençenin bir göçebe [pastoral nomads]
çalgısı olduğunu söyleyebiliriz. Geçen yıl [2001] Gürcistan'da
orta çağdan kalma Dmanisi harabelerinde bulunan 1,75 milyon
yaşındaki atamızın bilim adamlarının kafasını karıştıran hikayesi
antropoloji bilimin şu ana kadar varılmış sonuçlarını
değiştirmezse M.Ö. 3.000-2.000 yılı öncesinde Orta Avrupa ve
Anadolu'da yaşayan insanların tümü çiftçiydi. Peki ilk göçerlerden
ne zaman geldi? Bugün, ilk Hint-Avrupalılar olan Kurgan
göçebelerinin, üçüncü binyılın sonuna dek yalnızca Kuzey
Anadolu’ya girmekle kalmadıkları, Balkanların ve Avrupa’nın büyük
kısmına, hatta İskandinavya’ya dek gittikleri kesinleşmiştir.
Göçebe, Hint-Avrupalı, savaşçı Hititler, Yakın Doğuda'ki ilk
istilacılar olup, atları ve inekleriyle geldiler. Hint-Avrupalı [Indo-European]
göçerler, zaten kemençe yapmak için dut ağacı hazır bekleyen
Anadoluya, at kuyruğu ve hayvan bağırsağını, sıcak mevsimlerde
hayvanlarıyla yaylaya çıkma geleneğinden, göçerlere özgü bugünkü
muhlamanın atası olabilecek tahıl lapalarını ve savaşçı bir
kültürün zafer sonrası şenlikler için ihtiyaç duyduğu müzik
aletlerini de getirdiler. Bu enstrumanın kemençenin atası olduğuna
dair bir belirti olmamasına rağmen Nasrettin Hoca'nın deyişiyle
artık helva yapmak için gerekli olan her şey vardı. Devamı zaman
içerisinde kendiliğinden gelişecekti. Bununla birlikte konumuz
olan Karadeniz kemençesinin köklerini aradığımızda çok da kolay
gelişmediğini ya da bu evrime dair net izler olmadığını görüyoruz.
Hint-Avrupalı göçerlerden asırlar sonraya ortaya çıkan Hellen
Uygarlığında Kemençenin atası olarak gösterilen antik Yunan
çalgısı "lyra" parmaklarla çekilerek çalınıyordu, kısacası "yay" ,
yani ok ve atın kuyruğu eksikti. Oysa at eski Yunanda vardı ama
nedense parmaklar yerine yay kullanmıyordu. Belki Yunanlılar,
ataları göçer bile olsa bu özelliklerini kaybetmişlerdi . M.Ö.
1500 yılında Girit'te bulunan 8 telli lyra arkeolojik açıdan
bulunan en eski telli Yunan çalgısıydı ve parmaklarla telleri
çekilerek çalınıyordu. Anlaşılmaz olan bir gelişmede tarihin
karanlık bir döneminden itibaren "lyra"nın bütün türlerinin birden
bire ortadan kalkmasıdır. Birden bire bir gelişme oldu da
parmakların yerine yay kullanmanın daha verimli olduğunu mu
keşfettiler? Yoksa birilerinden mi gördüler? Anadolu, İran
üzerinden 11.yüzyılda ikinci bir atlı göçer istilasına uğramıştı
ve bu sefer gelenler Hint-Avrupa dili yerine Türkçe konuşuyordu.
Dahası "Iklığ" [Oklu anlamında imiş] adı verilen ve bugünkü
Türkmen kemençesinin atası sayılabilecek bir enstrumanı
çalıyorlardı.
Kemençe
yapımının safhaları
Bir amatör kemençe meraklısı olarak ilk bakışta Karadeniz
kemençesi, Kapadokya kemanesi, Yugoslav guslası, Bulgaristan
gadulkası, Girit lyra'sının aynı elden çıkmışçasına
tasarlandığını söyleyebilirim. Kafamızda bir harita çizmeye
çalışırsak, şöyle özetleyebiliriz: Güney Afganistan’dan Balkan
yarımadasının içlerine kadar kemençemizin kardeşleriyle Avrupa'nın
içlerinde unutulmuş bir ortaçağ çalgısı olarak, Orta ve Güneydoğu
Asya'da da uzak akrabalarına rastlamak mümkündür. 10.yüzyıldan
itibaren Anadolu ve çevresindeki coğrafya da Bizanslılar, Araplar,
İranlılar ve Türkler, Karadeniz Kemençesi'ni olmasa bile akrabası
kemaneyi tanımanın ötesinde kullanıyorlardı. Sayısız göçebe
kavimin yaşadığı ve nerdeyse hepsinin milli çalgısı olan
kemençeye bu adını da İranlılar taktı. Kemençe, Farsça "yay"
anlamına gelen "keman" kelimesinden türetilmiş olup yayla çalınan
tüm sazların bu dildeki ortak adıdır. Anadolu'da ise, Osmanlı
dönemi belki daha öncesinde, bu çalgıyı Kapadokya kemanesinden
ayırmak için kemençemizin başına onu çalan halkın adı konularak
özelleştirildi: Laz kemençesi. Çeşitli kültürlerde akrabaları
unutulurken bizimkinin yaşamasının nedeni asırlar boyunca
bıkmadan oynadığımız horonlarımız, Kapadokya Kemanesinin ise
sonradan adı alaturka olacak olan Bizans müziğiydi.

Sürmene'li kemençe
yapımcısı Hasan Sancak
Bir
zamanların efsane kemençecilerinden Th.Petrides, "Karadeniz
kemençesinin eşlik ettiği geleneksel Pontos dansları" [Traditional
Pontic Dances accompanied by the Pontic lyra] adlı makalesinde
Karadeniz kemençesinin, Trabzon'un izole edilmesi döneminde, 4
telli Kapadokya kemanesinden türediğini yazmıştır. Gerçekten de
13.yüzyıl civarında Trabzon İmparatorluğunun etrafı Türk
Beylikleriyle sarılmış ve Trabzonluların gerek Kapadokya gerekse
Batıdaki Rumlarla ilişkisi kesilmişti. Yunan Dili uzmanı Peter Mc
Bridge, Trabzon'un Şerah bölgesinde yaptığı dilbilim çalışmasında
Trabzon Rumcasının, Doğu Karadeniz Rumlarının izole edildiği için
gelişemediğini ve Anadolu Rumcasından farklılaştığını belirtmişti.
Türkolog Bernt Brendemoen ise Trabzon ve civar vilayetlerde
konuşulan Türkçe'nin 11.yüzyıl Akkoyunlu ağzı olduğunu, bölgenin
izole yapısı nedeniyle gelişemediğini belirtmişti [Bak - Turkish
Dialects of Trebizond 2001] Muhtemelen, Laz kemençesi de,
Kapadokya kemanesinin bu izolasyon ve kendi yağında kavrulma
döneminde farklılaşmasıyla doğmuştu. Gerçekte, bu mecburi bir
gelişmeydi sert ve hızlı horonlara uyum sağlayabilmek, şimşir
kaval ve tulumun yerini alabilmek için "ağır" havasından
kurtulması, ufalması ve hızlanması gerekiyordu. Kapadokya
Kemanesi, kemençecinin de zaman zaman horona ayak uydurup ayakta
çaldığı göz önüne getirildiğinde; gerek taşımak gerekse çalmak
için fazlasıyla ağırdı ve -zurna, kaval gibi- nefesli sazlar kadar
kıvrak ritmlere uyum sağlayamıyordu.
Pethrides'e
göre kemençe, merkezi Trabzon olmak üzere Giresun, Rize ve
Gümüşhane'nin kuzeyinde kullanılırken, Ordu, Samsun, Sinop gibi
diğer eski Yunan kolonilerinde yerini Davul, zurna, gırnata (clarnet),
tef, ud ve saza bırakıyordu. Samsun, Bafra'lı anadili Türkçe olan
Rumlar ise Kapadokya kemanesini kullanmaya devam ediyorlardı.
Modern
elektronik orgların, geleneksel halk müziğininin soundunu
elektronikleştirmesinden önce, Rize'de Hemşin'lilerin "Horum"
olarak adlandırdığı ana dili Türkçe fakat köy isimleri Rumca olan
müslümanlar, Trabzondaki akrabaları gibi horonlarında Laz
kemençesi kullanmaya devam ediyorlardı. Pazar (eski adı Atina)
ilçesinden itibaren etnik yapı değişiyor gerek sahil kesiminde
[Lazlar], gerekse iç kesimlerde [Hemşinliler] horonlarda
kemençenin yerini tulum alıyor ve Batum'a kadar böyle devam
ediyordu. Batum'da yaşıyan Hristiyan Rum kolonisi, Gürcistanda ve
Kırım'da yaşıyan ana dilleri bir Tatar dialekti olan Orthodoks
Hristiyan "Urumlar" (Greek-Tatars), yine Donetsk'in güneybatısında
antik çağdan beri yaşıyan otoktan Kırım Rumları kemençe [kimençe
diyorlar], davul- zurna ve tulum çalıyorlardı. [Ayrıntılı bilgi
için bak.....E.V. Khadzhynov "Song's folklore of Romeans of
Donbass"].
Kemençe'nin iyisi dut ağacından yapılır; karadut ve bol
bulunduğundan erik ağacı da kullanılır. Karadeniz kemençesi de ses
rengine göre kendi içinde ayrılır: Tiz sesli "Çan kemençe" ve tok
sesli "Kalın Kemençe". Ortalama bir Çan kemençe 60 cm
yüksekliğindeolup, derinliği 4-5 cm gövdesinin en geniş yeri 8,5
cm dir. Kalın kemençelerde gövde genişliği 11 cm e kadar
çıkabilir. Yay uzunluğu genellikle kemençenin boyu kadardır.
Kemençe şu bölümlerden oluşmaktadır:
1- Baş [Rumca
kefal] 2- Boyun [Rumca ghodika] 3- Gövde [Rumca skaphe] 4-
Kurbağa 5- Eşek [Rumca gaidori]
Gövde kısmı
bütün olarak bir odun kütlesinin içinin iptidai yöntemlerle
oyulmasıyla yapılır. Bu işlem günler sürebilir. Sürmene'li Hasan
Sancak gibi iyi bir kemençe ustası çalışacağı odunu bile
titizlikle seçer; ağacın güneşe bakan yüzündeki gelişme
çizgilerinin diğer yüzüne oransızlığını bile dikkate almak
zorundadır. Bir kalın kemençenin yapımı iki haftayı bulurken basit
bir çan kemençe üç günde tamamlanır. Asırlar boyunca, biraz
zorlayınca kopan ve zor akor tutan, kurutulmuş hayvan
bağırsakları kemençe teli olarak kullanılmışsa da günümüzde metal
keman telleri mükemmel ses veriyor. Yay'a, at kuyruğu gerilir ve
kaymaması için reçinelenir. Yayda misina da kullanılırsa da at
kuyruğu ile aynı tonu vermez. [zımparalanmış misina dahil]
Karadeniz kemençesi genellikle La-la-Re (Kemençeden tulum sesi
çıkarmak için) ve Mi-La-Re formunda akort edilir. Kemençeyi, tulum
gibi akort ederek teknik olanaklarının kısıtlanmasının tek bir
mantıklı açıklaması olabilir. Bu halkın kemençe kullanmaya
başlamadan önce tulum çaldığı, Tulum çalan bir halk ise
hayvancılık yapan ve ataları bir çeşit pastoral nomads olan dağlı
insanlar olarak nitelenebilir. Eski dünyanın pek çok yöresinde
tulum, benzeri enstrüman kullanan halklar benzer kültürel
özelliklere sahiptir. Bununla birlikte Türkleşme, mübadele ve iç
göçlerle orijinal yapısını kaybeden bölge için Prof .A.Bryer sahil
ve iç kesimlerde yaşayan insanlar arasındaki farkın etnik değil,
ekonomik olduğunu yazmıştır.[Ayrıntılı bilgi için bak. A.Bryer,
The Byzantine Monuments and Topography of the Pontos] Doğal olarak
Trabzon civarında denizcilik ve ticaretle uğraşan zengin kesim
kendi aristokrasisini ve elit bir sanat anlayışını geliştirmiş,
dağlık iç bölgelerde ise hayvancılıkla uğraşan yarı- göçer
köylüler, köklerine daha sadık kalarak, şimşir kaval ve tulumdan
vazgeçmemişti. Kemençe aynı anda iki tel sol elin üç parmağıyla
tutularak çalınır ve iki oktavlık ses renginde çeyrek seslerde
kullanılır. . Kravat, gövdenin hemen üzerinde parmakların telleri
sıkıştırdığı bölümün adıdır. Geçen yüzyıla kadar Sürmene ve
Rize'de yapılan kemençelerin büyük kısmında kravat kullanılmazmış.
Bu da bu diğer yörelere oranla bu yörede oynanan çok hızlı Sera
horonu [Sıksara] oynamak için fazla notaya ihtiyaç olmamasındandı.
Kemençenin büyük virtüözleri - biraz da İslam’ın eğlence amaçlı
çalgılara bakış açısından dolayı- çoğunlukla Rumlardan çıkmıştır.
Bunlardan Maçkalı Stavris Petridis ve Gümüşhaneli Niko
Papavramidis 1923'de mübadele ile Yunanistan'a gitmelerine
rağmen, kemençe tekniğini aldıkları yerden bir kaç merdiven yukarı
çıkarmışlardır. Bu ikili ve artlarından gelenler, özellikle yay
tekniği kullanımında devrim yaratmışlar, kravatın uzatılması ile
serçe parmaklarını da kullanmaya başlamışlar ve çalgının verimini
arttırmışlardır.
Bugün
kemençe virtüözleri denilince çok sayıda ekolden bahsetmek
gerekir. Bunlardan Türkiye'de öne çıkanlar: Görele ve Sürmene
ekolleridir. M.Sırrı Öztürk, Piçoğlu Osman, Katip Şadi Görele’de,
Hüseyin Dilaver, Fahrettin Diaver, Bahattin Çamurali, Ali Temelli,
Beşköylü Adem Sürmene'de yetişmiştir. Bunların yanı sıra Maçkalı
Saffet Genç,Ferhat Özyakupoğlu, Rizeli Sadık, Koryanalı Hüseyin
Köse, Arhavi'li Yaşar Turna, Çaykaralı Yusuf Cemal Keskin,Rize
asıllı Gölcüklü rahmetli Hasan Karal unutulmayacak değerlerdir.
Eski
kemençecilerin paraya pula önem vermeyen bir çeşit minstrel, halk
ozanı, gerçek birer gönül adamı oldukları söylenebilir. Onlar Türk
Halk müziğini günümüze taşıyan, ellerinden saz, yüreklerinden
sevda eksilmeyen Anadolulu aşıkların, Karadeniz’e özgü kıyafetlere
bürünmüş temsilcileridir. Hayatları çoğunlukla sefalet içinde
geçmiş, ellerine geçen üç kuruş parayı da har vurup, harman
savurduklarından bir dikili taşları olmamış; ne kendileri, ne
aileleri gün yüzü görmemiş, son ikametleri, yanından fatiha
okunmadan geçilen yosun tutmuş bir mezar taşının yanı olmuştur.
"Esti Zigana Dağı" adlı türküsünü taş plağa okuyunca ülke çapında
ünlenen ve günümüz kemençecilerin çoğunun ustalarına ustalık
yapmış olan rahmetli Hüseyin Dilaver ile bir anısını anlatan
kemençe yapımcı Hasan Sancak, onun bambaşka birisi olduğunu
anlatıyor. Çocukluğunda bir ayakkabıcının yanında çıraklık yapan
Sancak, ustasının yaptığı kundurayı, ünlü kemençecinin evine,
bayağı bir yol kat ederek götürür. Usta ayakkabıları alınca,
çocuğun emeğinin karşılığı olarak 5 kuruş bahşiş verir. O zaman
için çok büyük paradır 5 kuruş, hele ki bir çocuk için. Hasan
Sancak daha o zamanlar kemençeye o kadar sevdalıdır ki , utana
sıkıla büyük ustaya, para istemediğini ama kemençesiyle bir kaide
çalıp çalamayacağını sorar. Usta çocuğun bahşişi reddetmesine
şaşırır, parayı tekrar cebine koyup, çocuğun yüzüne bakıp
davranışının nedenini anlamaya çalışır. Kemençesini eline
aldığında çocuğun yüzünün aydınlandığını görünce, bir iki kaide
çalar. Hasan Sancak , ustayı can kulağıyla dinlerken mutluluktan
uçmaktadır. Usta, çalmayı bitirdiğinde çocuğun saçlarını okşar ve
eline bu sefer 10 kuruş vererek canı çektiğinde uğrayabileceğini
söyler.
Tabii ki ekmeğini, dut ağacından bozma, bu küçük
cazgırdan çıkarmak öyle her babayiğidin harcı değildir. Kemençe
çalmak, ağaçtan doğmuş güzel Adonis'le yasak aşk yaşamak gibidir.
Doymak bilmek bir işhatla sevginizi ister, ilginizi biraz
eksiltseniz hemen terk eder. Şımarık, hastalıklı bir sevdadır,
kemençe. Onun sırtından kazandığınız üç kuruşu da hayırlısıyla
yemek nasip olmaz. Kemençeci ne kadar yetenekli olursa olsun,
talihi her zaman yaver gitmez. Hele ki alkol gibi aç gözlü bir
dostunuz varsa. Yaşadığı dönemde efsane olmuş Bahattin Çamurali
plakları sattığı dönemlerde, plakçılardan kurtarabildiği, kenara
koyması gereken üç kuruşu alkole yatırmıştır. Hayatının son
dönemlerinde şan şöhret dolu günleri geride bırakmış, parasız,
alkolün pençesinde beyaz saçlı bir ihtiyardır artık. İstanbul'da
bir para ödüllü bir kemençe yarışması yapılacağını duyar.
Çamurali'nin alkole düşkünlüğünden gün yüzü görmemiş eşi hastadır,
dahası yaşlanınca biraz huysuzlaşmış bu ihtiyar emice rakipsiz
kemençesine rağmen eskisi gibi para kazanamıyordur. Unutulmaya yüz
tutmuş Bahatin Çamurali, çocuğu yaşındaki rakiplerine karşı
yarışmaya katılınca, diğer katılımcılar - o zamanlar yeni
ünlenmeye başlayan ve bu yarışmaya katılan Yusuf Cemal Keskin'in
de ısrarıyla- ustaya jest yapıp onurlandırırlar ve jüriye, daha
yarışma başlamadan birincinin ve ödül sahibin, usta olması
gerektiğini iletirler. Dinleyenler Çamurali'nin o gün hiç olmadığı
kadar duygulu çaldığını anlatırlar. Kısa bir süre sonra, o
zamanlar, bir bankanın Perşembe pazarı şubesinde müdürü olan
babamı ziyaret eden Çamurali, bankada bulunan çok az miktarda
parasını çekmek ister, karısının hasta olduğunu doktora
götüreceğini söyler. Bir ay sonra kendisinin ölüm haberi bize
ulaşır.

Mübadele sonrası
Yunanistan'da bir meyhanede kemençe eşliğinde muhabbet eden
Karadenizliler
(Kemençeci: büyük virtüöz Gogo [Stavris Petridis]).

|
La- Mi telleri
üzerinde parmakların pozisyonu |
Re-La telleri
üzerinde parmakların pozisyonu |

|
KEMENÇE ÇALABİLMEK İÇİN TEKNİK BİLGİLER |
|
1 - Kemençenizi en
kalın teli "mi" , orta teli "la" ince teli "re" olarak akort
edin. |
|
2 - Yayın
bölümlerini üstteki şemada görmüştük. Üst yarım yayın 1.yarısı
(ÜY1) daha çok oyun aralarında kullanılır. ÜY2 ve AY1
kısımları muhabbet ve yol havalarında kullanılır . ÜY "dörtlük
ve sekizlik notalar ÜY1 sekizlik, onaltılık ve otuz ikilik
değerler için kullanılır. |
|
3 - Kemençe
tellerine sıra ile parmaklarınızı basarken bir önceki
parmağınızı kaldırmayın ve bir sonraki notayı düşünerek diğer
parmaklarınızı hazır bulundurun. |

Kemençe
ayakta ya da oturarak çalınabilir. Kemençe sol elle yandaki gibi
tutulmalıdır. Kemençe yayı 55 cm uzunluğunda abanoz, gül veya
fındık çubuğundan yapılır. Atın kuyruk kısmındaki kıllardan oluşan
yaya, sürtünmeyi arttırmak için reçine sürülür, sağ ele yandaki
fotoğrafta görüldüğü gibi tutulur.
|