Biraz tarihi arka plana gidersek bunun sebeplerine inebiliriz.

Osmanlı belgeleri incelendiğinde Trabzon’un fethinden önce Of’ta yaşayan Müslüman nüfusun olmadığı anlaşılmaktadır.[3] Trabzon’un
1461’te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesiyle Of’un da Osmanlı topraklarına katılmasıyla birlikte, Trabzon Rum
İmparatorluğu döneminde dünyanın birçok tarafına manastırlarında hristiyan din adamı yetiştirip ihraç eden Of (ve Çaykara) bölgesi,
fetihten sonra bir mütekabiliyet olarak aynı yoğunlukta medreselerle donatılmış, Müslüman âlimlerin, hocaların yetişmesine sebep
olmuş ve bunları ülkemizin her tarafına hatta ülke sınırlarının dışına taşımıştır.

Osmanlı belgeleri (Tahrir Defterleri, Şer’iyye Sicilleri, Ahkâm Defterleri, vs.vs.) bu gerçekliği ortaya koymaktadır. Özellikle XV ve XVI.
Yüzyıllara ait Trabzon Tahrir Defterleri’nin Of bölümündeki köyler incelendiğinde birçok köyün altında, fetihten önceki köyün statüsüne
ilişkin şu tür kayıtlara rastlarız:

“Asılda bunun (bu köyün) on saburu (parasal bir deyim) … manastırının, on saburu …. Manastırının ve beş saburu …. Manastırının
vakfı imiş. Ve onbeş saburu …. nam kâfirin imiş. Padişah emri ile timar oldu.” [4] Yani, Of’un köylerindeki ziraî mahsûl gelirlerinin bir
kısmı Of manastırlarına vakfedilmiştir.

Of’un muhafaza ettiği, taviz vermediği, varlığını onunla kaim gördüğü “İslamî değer ve ilkeler”i müstakim bir tavır halinde müdafaa eden,
onları kendinden emin bir özgüvenle kendine özel diyalektiyle aktarmaktan çekinmeyen Oflu Hoca tipi bugün de varlığını, etkinliğini,
cazibesini sürdürmektedir.

“Derin hocalar” deyiminin kendisiyle bütünleştiği Oflu Hocaların hayatı sadece klasik İslâmî ilim geleneğinin doğu karadenizdeki
sürdürücülüğüyle de sınırlı değildir. O aynı zamanda yaşanan günlük hayatla bütünleşmiş, her biri bulunduğu yörede geçerli
mesleklerde mâhir bir realite adamıdır da. Çok önceleri kalaycılık, odun kömürcülüğü, daha sonra ahşap ve taş ustalığı, balcılık, vs.
gibi mesleklerle de mücehhezdir.


I. OFLU HOCA VE İSLÂMÎ GELENEK


Oflu Hoca; geleneksel İslâmi kültürümüzün diri kalmış/yaşayan yerel örneklerinden birisidir aslında. Özellikle de cumhuriyet
döneminin ilk 27 yılında, dallarıyla irtibatı kesilmeye çalışılsa bile henüz kökleri muhafaza edilen klâsik İslâm kültürünün yerel bazda
temsilcisi ve taşıyıcısı olmuştur. Bu konuda Trabzon’la ilgili en önemli eserlerden birisini yazan (Trabzon Şehrinin İslâmlaşma ve
Türkleşmesi 1461-1583)[5] Amerika’lı Osmanlı Tarihi Profesörü Heath W. Lowry’nin, yazımızın başına aldığımız “Oflu Hoca’lar, Kur’an
Kursları gibi faaliyetlerle İslam’ı o bölgede canlı tutmuşlardır” sözü önemli bir gerçeğe işaret eder. Özellikle İsmet Paşa devri olarak
belirtilen, ezanın Türkçe okunduğu, Kur’an ve medrese öğreniminin yasaklandığı dönemde Oflu Hocalar önemli fonksiyonlar icra
etmişlerdir. Bu konuda; halen yaşayan ve hafızlığını 9 yaşında babasının gözetiminde tamamlamış Hafız Osman Düzenli o yıllara
ilişkin şunları söylüyor:

“İsmet Paşa zamanina, Kur’an kursinda, çameye okumak yasak idi. Hau altiyana Hacişerifun pi evi var. Eski pi ev idi. Orda okurduk.
Pi da nöbetçi koyardiler Mağaraşa. Eğer jandarma körinursa kelur haber verurdiler. Oyle fena zamanlar idi o zamanlar. Allah’un
kelâmini oğrenmek pile yasak idi. Rahmetli Mola Salih varidi hoca idi, çecuk okuturdi. Şindi da oyle yapmak işteyiler.”[6]

Bu dönemdeki yoğun baskılara rağmen Oflu hocalar bir misyoner gibi her türlü baskıya rağmen eski İslâmi kültürden kopuşa karşı
direnmişler ve nesiller arası köprü görevi görmüşlerdir. Bu dönemde Oflu Hoca’ların çabalarıyla klasik İslâm itikat, ibadet ve kültürünün
halka yönelik geleneksel kitapları olan Mızraklı İlmihal, Enesül Abidin, Necat’ül Mü’minin, Hüccetül İslam, tefsirlerden Mevakip, Tibyan
ile Muhammediye, Ahmediye ve Sırr-ı Nebi yoğun olarak evlerde muhafaza edilir ve okunurdu.

Bu konuda Hopşera (Akdoğan)’lı E.Müftü Ali Kemal Saran’ın ilginç bir hatırası şöyledir:

“O sıralar Halk Partisi ‘nin son dönemleri olduğundan, her ne kadar Kur’an okutma yasağı biraz gevşese de yine jandarma korkusu
hakimdi. Bunun için hocamız cami önüne dâima içimizden bir nöbetçi diker ve Çaykara yolundan jandarmaların gelmekte olduğu
haberi geldiğinde, hemen Kur’anlarımızı caminin tavan arasındaki boşluğa gizler ve cami etrafında oynamaya koyulurduk. Her ciddi
olaydan bile, bir oyun çıkarmakta mahir olan talebeler, bu nöbet görevini hiç savsaklamazlar, şakaya alıp, sahte alarm vermezlerdi.
Hatta, o sıralarda, Holayisa (Baltacılı) köyünde, Bayramlı mahallesinin Hınıs Hoca lakaplı geçici Sıbyan hocası, aynı zamanda boş
zamanlarında kaval çalan bir kişiymiş. Jandarmaların geldiğini nöbetçi öğrenciler haber verince, korkudan Kur’an’ ları gizli özel
bölmelere gizleyerek, dışarıya çıkmaya fırsat bulamadan taktik olarak hemen kaval çalmaya başlamış. Bunu gören talebeler de cami
içinde kaval sesine ayak uydurarak hoplayıp zıplamaya başlamışlar. Hışımla içeriye girerek, bunu gören jandarmalar da “bu ne hal;
camide hiç kaval çalınır mı ! “ diyerek hocayı dipçikle iyi bir dövmüşler. Hoca dayaktan sora kendine gelince, “ Bu ne hal, Kuran
okutursun suç; kaval çalarsın suç” demiş ve bu da halk arasında acı bir ironi olarak anlatılırmış.”[7]

Gene bu dönemlerde her ailede bir çocuk mutlaka İslâmi eğitime/hafızlığa yönlendirilir, vakfedilirdi. Öyle ki; bugünkü araba yollarının
olmadığı zamanlarda her evin üst tarafından (tufasından) geçen yaya yoluyla yürüyerek yaylaya gidenler, gün ağarmadan yola
koyulurlar ve köy sınırlarından çıkana kadar her evde okunan Kur’an-ı Kerimi dinleyerek yollarına devam ederlerdi.

Amerikalı Antropolog Prof. Michael E.Meeker’ın Oflu Hocalar ve Of’taki din eğitimiyle ilgili tesbit ve gözlemleri de Prof. Lowry’nin
yukarıdaki tesbitini doğruluyor[8]:

“Of’taki yerel dini eğitim geleneği, devlet sisteminin hem içinde hem dışındaydı, bazı açılardan yasal ve uygun, bazı açılardan yasadışı
ve uygunsuzdu. Oflu hocaların pek çoğu, resmi imam ve hatip olarak Anadolunun köyleri ve kasabalarında görev yapıyordu. Fakat pek
çoğu da resmi ataması ya da lisansı olmaksızın imamlıkla hayatını kazanıyordu. Yasadışı görev yapmayan bu Oflu hocaların çoğu
gezici olarak çalışıp ücret karşılığında dini danışmanlık yapıp ilgili hizmetleri sağlıyorlardı.”

Meeker Dini eğitim geleneğinin yeraltına inmesi başlığı altında “bütün medreseler ve din eğitimi faaliyetlerinin yasaklan”masına rağmen
( 1931) Of ilçesindeki din eğitim faaliyetinin son bulmadığını söylüyor ve bunun nedenini şöyle açıklıyor:

“Of ilçesindeki müderrisler, medreseler ve talebeler devlet sisteminin kolaylıkla ulaşamayacağı bir noktada bulunuyordu. Bu durumdan
yararlanarak, resmi dini sistemin uzantılarından sistemin içine sızabiliyorlardı. Oflu hocalar, marjinal konumları sayesinde, faaliyetlerini
kendilerine ve muhataplarına uygun bir biçimde düzenleyebiliyorlardı …. Türkiye cumhuriyetinin ilanını izleyen ilk yıllarında, Of
ilçesinde bu dini eğitim geleneği pek değişmemişti. Müderrisler, medreseler ve talebeler resmi ve yasal statülerini kaybetmişlerdi,
fakat Ofun dağlık yörelerindeki yasadışı din eğitimi faaliyetlerine müdahale edilemiyordu. Devlet görevlileri 1930’larda, Kemalist
reformlara karşı her türlü meydan okumaya daha etkin bir biçimde karşılık vermeye başlamışlardı; din eğitimiyle ilgili yasakları daha
katı bir şekilde uyguluyorlardı. Bu koşullarda, Of ilçesindeki hocalar ve talebeler faaliyetlerine muhtemelen bir süre ara vermek zorunda
kalmışlardı. 1940’lara gelindiğinde, geleneksel din eğitimi yeraltına inmiş ve burada yeniden yeşermeye başlamıştı. 1950’lerin
sonunda, resmi din akademilerinin tekrar açılmasından birkaç yıl önce, Oftaki medreseler bu alandaki talebi karşılayan başlıca
kurumlardan biri haline gelmişti.”[9] “… 1930’larda devlet görevlileri, din piyasasını hocaların türediği eski dini geleneğin eline
bırakarak, İslamı devletten ayırdılar. 1940’lardan 1960’lara kadar, Oflu hocalar dini eğitim ve dini hizmet talebini karşılayan neredeyse
tek kaynak olarak tekel konumundaydılar.”[10]

Eski Of Medreselerinde okumuş, icazet almış, ülkemizin değişik yerlerinde müftülük yaptıktan sonra emekli olmuş Çaykara’nın
Akdoğan (Hopşera) köyünden Ali Kemal Saran anlatıyor:

“1959 senesiydi. Cihanbeyli’de müftüydüm. Bir akşam Bediüzzaman’ ın talebesi olan bir arkadaşım bana, ertesi sabah Bediüzzaman
Said Nursi’nin Konya’ya gitmek üzere Cihanbeyli ‘den geçeceğini haber verdi. Ertesi gün onunla birlikte üç arkadaş, kendisiyle
görüşmek için, ilçenin Ankara tarafındaki Konya-Ankara yola ayrımında beklemeye koyulduk. Duyduğumuza göre Rahmetli,
Cihanbeyli merkezine uğramadan direkt olarak Konya’ya geçecekti. Bir süre bekledikten sonra rahmetlinin içinde bulunduğu
otomobilin gelmekte olduğunu gördük. İşaret ederek aracı durdurduktan sonra Bediüzzaman hazretleri bizi görünce araçtan indi
Avukatı Bekir Berk ve meşhur talebesi Hüsrev Altınbaşak yanında idi. Selamlaştıktan sonra ellerini öpmek istedik. Buna müsaade
etmedi. Ellerini omuzlarımıza atarak bizimle samimi bir şekilde konuştu. Arkadaşlarım beni müftü olarak takdim edince, nereli
olduğumu sordu. Of (Çaykara)’lu olduğumu söyleyince “Çaykaralılardan ve Oflulardan Allah razı olsun; onlar Kur’an‘a çok büyük
hizmetlerde bulundular. Onlar sayesinde İslâmiyet neşv-vü nema buldu” diyerek bize iltifatlarda bulundu. Başında elle örülmüş bir bere
bulunuyordu. O meşhur yün sargısını da boynun dolamıştı. Rahmetlinin, zayıflığı yüzünden adeta şeffaf bir şekle bürünen vücudu çok
nahif bir halde idi. Diğer arkadaşlarıma da hal hatır soran rahmetli, o sıralarda hasta olduğunda ayakta zor durabiliyordu. Arkadaşları,
onun bu durumunu bize bildirerek, kollarına girip kendisini taksinin arka tarafına bindirdiler. Merhumun ayrılırken son sözü şu olmuştu:
“ Biz hizmete devam edelim; Allah en hayırlısını nasip eder.” [11]

Oflu Hocaların belki de yakın tarihimizde en belirgin özellikleri, Bediüzzaman Said Nursi’nin, ve Prof. Heath Lowry’nin ifade ettiği
“İslâmın önüne rezervler konulduğu dönemlerde” İslâmı gelecek nesillere aktarmaları olmuştur.

Aslında bu mizaçta ülkemizin her yerinde insanlar, hocalar, ilim adamları bulunur. Her biri ayrı birer örnek vak’adır. Her birinin kendi
değerlendirilme bağlamları çizilebilir. Oflu Hoca’nın öne çıkmasının, sembolize olmasının, bugüne ulaşmasının sebebi bu insanların
çokluğundandır. ‘Oflu Hoca genellemesi’ne rağmen ‘her insanın küçük bir âlem’ olduğu gerçeğinden hareketle Oflu Hocayı (Mandan
Hoca örneğinde görüleceği gibi) kavî, ciddi ve sert bir duruş sahibi olarak tanımlarken O’nun var olan hayatla, dille ve kültürle olan
ilişkisini de göz ardı etmemek gerekiyor. Oflu Hocanın öne çıkarılan ve bir yanılsama olarak bütünüyle ondan ibaret sanılan espri gücü
ve yönü onu bir bütün olarak ifade etmekten uzaktır. Bir espri veya ince mizah meselesini en başa taşıyıp bütün bir muhtevayı sadece
bundan ibaret göstermenin, ifrat ve tefritin en ileri derecesi olduğunu, bu tip çerçevelerin genel bütünlüğü anlamada ve aktarmada
büyük zaaflarla hatta kasıtlarla dolu olduğunu düşünüyorum.

Of Medreseleri ve Bazı Âlimler / Hocalar

Oflu hocaların okuduğu, tahsil gördüğü Of medreseleri meşhurdur. Hemen hemen Of’un her köyünde medrese vardır. Bu medreselerde
hafızlık, arapça ve fıkıh (İslam Hukuku) eğitimi ehil hocaların gözetiminde öğretilir ve sonunda icazet merasimiyle (törenle)
icazetnameler (yeterlilik diplomaları) verilir. Günümüzde de aynı gelenek (zayıflasa da) devam etmektedir. Her yıl yaz döneminde Of ve
Çaykara’nın tüm köylerinde büyük katılımlarla icazet merasimleri düzenlenir ve mezun olanlara yeterlilik belgeleri verilir.

Sadık Albayrak’ın Sultan Abdülhamit döneminin sonlarından başlayıp ikinci meşrutiyetle devam edip, Cumhuriyetle son bulan ilmiye
ricalinin sicil evrakları üzerinde yaptığı araştırmalarda belgelerde adı geçen bazı meşhur Oflu Hoca’ların isimleri ve mensup oldukları
köyler şöyledir:

Mehmet Bahaeddin Efendi / Mimilos, Mustafa Tevfik Efendi / Kondu, Hüseyin Sabri Efendi / Şinek, Hafız Fehmi Efendi / Paçan,
Süleyman Sırrı Efendi/Mimilos, Hasan Efendi / Hopşera-yı Ulya, Mehmet Kamil Efendi / Holaisa, Hüseyin Hüsnü Efendi / Hopşera-yı
Ulya, İsmail Hakkı Efendi / Paçan-Mimilos, Numan Vehbi Efendi / Zeleka, Mehmet Şerif Efendi / Hopşera-yı Ulya, Mustafa Zühtü
Efendi / Hopşera-yı Süfla, Mahmut Kamil Efendi / Paçan. [12]

Of’un bu “sembol hoca”larından başka ilk anda hatırladığımız şu isimleri de kaydetmekte yarar var:
Kakoşim Efendi / Paçan, Mustafa Sıtkı Efendi, Cansızoğlu / Kondu, Hacı Osman Efendi, Veliefendizâde / Hopşera, Hacı Dursun
Efendi / Çalek, Yusuf Şevki Efendi / Kondu, Süleyman Efendi / Fotinos, Mahmut Efendi / Miço, Ahmet Ziyaeddin Efendi (Hacı Ferşat
Ef. Torunu) / Holaisa, Yusuf Efendi ve kardeşi Hasan Efendi, Hanecizade / Hopşera, Mehmet Şerif Efendi / Hopşera, Bekir Efendi /
Şerah, Abdurrahman Efendi / Zeno, Gargar Müslim Efendi / Kadahor, Sırım Muhammet Efendi / Holaisa, İlyas Efendi / Paçan, Müslim
Efendi / Şur, Kabro Hasan Efendi / Holo, Cafer Zihni Efendi / Hopşera, Süleyman Efendi, Çıkrıkzâde / Kondu, İdris Efendi / Paçan,
Fetin Efendi / Şur.

Gene 1330 (1914) senesinde Of kazasında bulunan medreseler ve öğrencilere ait bir belgeye baktığımızda Of’un 69 köyünde
medresenin bulunduğunu ve bu medreselerde 1482 öğrencinin potansiyel Oflu Hoca olmak için öğrenim gördüğüne şahit oluyoruz:
Aşağıdaki Of Medreseleri listesi yoğunluk hakkında yeterince bilgi vermektedir:

Eskipazar Medresesi (5 öğrenci), Hundez Medresesi (19 öğrenci), Kono Medresesi (20 öğrenci), Çalek Medresesi (12 öğrenci), Haksa
Medresesi (15 öğrenci), Samri Medresesi (11 öğrenci), Ukşul Medresesi (6 öğrenci), Savan Medresesi (9 öğrenci), Rehot Medresesi
(5 öğrenci), Çivaloz Medresesi (10 öğrenci), Kumanit Medresesi (7 öğrenci), Harvel Medresesi (14 öğrenci), Keler Medresesi (3
öğrenci), Tervel Medresesi (6 öğrenci), Ancibranoz Medresesi (9 öğrenci), Yalavas Medresesi (20 öğrenci), Foletli Medresesi (8
öğrenci), Hastikoz Medresesi (19 öğrenci), Yarakar Medresesi (8 öğrenci), Yavan Medresesi (16 öğrenci), Yaranoz Medresesi (27
öğrenci), Miço Medresesi (23 öğrenci), Balaban Medresesi (7 öğrenci), Çufaruksa Medresesi (57 öğrenci), Hamlan Medresesi (13
öğrenci), Mapsino Medresesi (37 öğrenci), Visir Medresesi (7 öğrenci), Çoruk Medresesi (12 öğrenci), Mavrand-ı Ulya Medresesi (29
öğrenci), Mavrand-ı Süfla Medresesi (14 öğrenci), Melinoz Medresesi (19 öğrenci), İşkenaz Medresesi (8 öğrenci), Ebuban?
Medresesi (28 öğrenci), Zaryos Medresesi (5 öğrenci), Ogene-i Ulya Medresesi (22 öğrenci), Ogene-i Süfla Medresesi (22 öğrenci),
Alisinos Medresesi (34 öğrenci), Şinek Medresesi (112 öğrenci), Şur Medresesi (23 öğrenci), Bababoros ? Medresesi (41 öğrenci),
Zihono Medresesi (8 öğrenci), Hopşera-i Ulya Medresesi (31 öğrenci), Hopşera-i Süfla Medresesi (17 öğrenci), Makidanos Medresesi
(16 öğrenci), Fot Medresesi (31 öğrenci), Kalanas Medresesi (19 öğrenci), Zenozeno Medresesi (9 öğrenci), Arşela Medresesi (3
öğrenci), Kalis Medresesi (3 öğrenci), Arhançelo Medresesi (12 öğrenci), Mezire Medresesi (22 öğrenci), Kondu-i Ulya Medresesi (23
öğrenci), Kondu-i Süfla Medresesi (10 öğrenci), Okşoho Medresesi (18 öğrenci), Zisino’da Süleyman Medresesi (51 öğrenci),
Zisino’da Erşeme Medresesi (34 öğrenci), Zisino’da Filas Medresesi (15 öğrenci), Zeno Medresesi (18 öğrenci), Zeno Medresesi (14
öğrenci), Fotinos Medresesi (7 öğrenci), Holaisa Medresesi (61 öğrenci), Zeleka Medresesi (36 öğrenci), Ğorğoras Medresesi (36
öğrenci), Paçan Medresesi (5 öğrenci), Anoso Medresesi (58 öğrenci), Anoso-i Süfla Medresesi (7 öğrenci), Çoroş Medresesi (81
öğrenci), Şerah Medresesi (51 öğrenci), Şerah Medresesi (37 öğrenci). [13]

Şüphesiz Of’un medreseleri ve Hocaları sadece bunlarla sınırlı değildir. Bu konuda Gülen (Visir) köyünden Hafız Osman Düzenli
şunları anlatıyor:

“Of’un peyuk alimleri varidi . Her tarafa fetva verurdiler. Paçan’li İtris Efendi, Şur’li Fetin Efendi, Çalek’li Haci Tursun Efendi varidi,
Mahmut Efendi’nun hocasi. Çufaruksa’li Mehmet Ruşti Efendi, Eski Çaykara Vaizi Hopşera’li Hasan Efendi, Çaykara’li Muslim Efendi
varidi, peyuk alim. Pizum köyden (Visir’den) da çok varidi Molla’lar. Tabi Holaisa’li Haci Ferşat Efendi da varidi. Pular peyuk hocalar,
alimler idi.” [14]

Oflu Hocalar’ın sadece klâsik fıkıh ilmiyle uğraşmadıkları, bu derin ilimleriyle/birikimleriyle birlikte bazılarının Veliyullah derecesinde
kâmil mürşit oldukları da bilinir. Bu konuda gene Osman Düzenli Holaisa’lı Hacı Ferşat Efendi ile ilgili şu hadiseyi anlatıyor:

“Of’a pi mufti varidi. Çarşamba’li. Eyi pi alim idi. Of’a pi mezarluktan pi yol keçecek. O mezarlukta da pi mubarek adamun kabri var.
Pitün Of alimlerine sordiler, tediler ki alimler: ‘purdan yol keçmez’. Musaade vermediler. Punun uzerine o zamanki Hukumet da tedi ki:
‘Yahu resmi adam muftidur, oğa soralum, o ne tersa o olur.’ Muftiya sordiler. Mufti tedi ki: ‘Mazeret sebebilan olapilur, keçsun pudran
yol.’ Yol ketçi ordan. Mufti o kice rüyasina köreyi ki: Pi mahkeme heyeti kurilmiş. Ama ne içun kuruldi da pilmeyi oni. Pakti ki kene
ruya tevam edeyi. Pi da pakayi ki kendisini mahkeme edecekler. Pitün mahkeme heyeti toplandi. Veliler, alimler.. Haci Ferşat Efendi
da o heyetun içine. Mahkeme reisinun kelmesini pekleyiler. Pi da Mahkeme Reisi keldi, herkes ayağa kalkti. Paktiler ki Hazreti
Resulüllah (sellellahu aleyhi vesellem) keldi. Oturdiler. Peyğamber Efendumuz sordi mahkeme heyetine: ‘Ne çeza verelum habuna?’
Hepisi ‘idam verelum’ tediler.İdam temek ebedi çehenneme kalsun temek. Peyğamber Efendimuz tedi ‘yoook, olmaz. (ummetini çok
sever mubarek).Yanildi pu. Puna sürkun çezasi verelum.’ Nasi? ‘Yarun Of’i terketsun’. Tediler ‘eyi’. Ruyasina adam her şeyi körur.
Uçar da adam. Ya uçsun pakalum? Mufti uyandi. Sabah nemazini kıldi, kalkti furuna kitti etmek aldi da eve kideyi. Pi da pakti Haci
Ferşat Efendi oyandan keluyi. Tedi oğa (Müftüye) ki : ‘Sen hala puraya turuyi misun? Sen etmek aldun da kideyisun yeyecesun.
Sağa sürkun çezasi verdiler. Niye kitmeyisun?’ Mufti pakti ki, iş paşka. Haman Of’i terk edu toğri memleketi Çarşamba’ya kitti. Hem
da dayin teyil, muftiluktan istifa. Taha sora Ladik’ten pirisi keldi Çarşamba’ya pakti pirisi karip karip oturuyi da ağlayi. Tedi oğa: ‘Niçun
poyle tuşunceli oturuyisun? Sen da penum kibi musafir misun?’ Tedi mufti: ‘Penum çok terdum var.’” Anlatti paşindan keçenleri.
‘Onun içun tuşunuyirum, Allah peni affeder mi’ tedi. Mufti eyi adam idi.” [15]

Halen yaşayan, 9 yaşında hafızlığını ikmal etmiş ve hayatının 40 yılını Amasya’da geçirip tekrar köyüne (Dernekpazarı/Gülen-Visir)
yerleşen bir zâtın asla kaybetmediği yerel Of diyalektiyle, ayrıntılarına kadar anlatmış olduğu bu kıssa (olay)nın derinliğinden Oflu
Hocaların iç dünyasını yakalamak da mümkün olmaktadır.

Gene Oflu Hocalar’ın duyarlılıklarına ilişkin Osman Düzenli’nin anlattığı şu olay da bu derinliklerdendir:

“Kelibolili Ahmet ve Muhammet Efendiler, Haci Payram-i Veli’nun muridi idiler. Muhammet peyuği, Ahmet da kuçuği. İkisi da alim,
hoca. Talebe okuturler. O ufak kardaş Ahmet talebe okuturkan ağabeyi Muhammet kitti pakti da küldi kardaşina. O da ağlaya ağlaya
anasina koşti. Tedi ki: Ana! Pen talebe okutuyidum, ağabeyum peni peğenmedi da küldi pağa. Anasi da çağirdi peyuk oğlini. Oğlum
tedi, kel puraya Muhammet. Sen tedi kardaşuna paktun da peğenmedun okutmasini he mi, o da ağlayi. Tedi Muhammet: Yok ana,
pen oğa külmeyirum. O okuttuği talebelerun her pirinun paşina pir melaike var. O körmedi olari, pen köreyirum olari, onun içun
küldum. Tedi Ahmet’e ki anasi: Oyle isa kabahet sende. Tedi: Oğlum Ahmet, sen kuçuğikân çok ağladun. Sağa pi defa aptessuz
meme verdum tedi. Sen onun içun o melaikeleri köremeyisun. (Bu sırada Hafız Osman Düzenli duygulanarak ağlamaya başlar) . İşte
olar oyle idi. Nereye olar da, nerede şindikiler?” [16]

Yaşayan Oflu bir Hocanın anlattığı bu kıssadaki duyarlılık ve derinlik kendisini de anlatırken duygulandırarak ağlatacak derecede bir iç
safiyetine/duruluğuna sahip bir kişiliktir aynı zamanda Oflu Hoca.

Oflu hocalar için önemli olan mesajları ve mesajlarının muhtevasıdır. Şekil şartları, dil, diyalektin o kadar önemi yoktur. Önem sadece
İslâmı ve İslâmî muhtevayı doğru aktarabilmededir. Rumca’nın Of’ta yaygın olduğu dönemlerde 1877 yılında (129 yıl önce) yayınlanan
ilk Türkçe şehir tarihi olan Trabzon Tarihi’nin Of Kazası bölümünde yazarı Şakir Şevket;

“..Ma’a-hâzâ burada pek büyük âlimler ve çok ziyade erbâb-ı sanayi’ vardır ki ağaçdan saat bile yapılıp kullanılıyor. Oranın ahalisi hala
rum lisaniyle tekellüm eder ve Türkçe bilmeyen talebeye dersleri Rumca takrîr ve ta’rif ederler” şeklinde yazmaktadır.[17]


Yerel Diyalekt ve Oflu Hocalardan Örnekler

Yerel tavır, yerel diyalekt ve yerel örneklerle yüklü bir Oflu Hoca tipolojisine klâsik İslâm kültüründe de referans olarak rastlamaktayız.
Örneğin Hz. Mevlâna’nın Mesnevi’sinde, Ahmet Eflâki’nin Menakıb-ül’Arifin’inde, Şems-i Tebrizi’nin Makalât’ında, Sadi’nin Bostan ve
Gülistan’ında ve daha birçok kaynak eserlerde bu tarzın değişik örnekleri bulunmaktadır.

İmanında kavî Oflu Hoca, her ne kadar eleştirsek daha doğrusu öne çok fazla çıkarılmaması gerekir diye düşünsek de espritüel
derinliğine parmak basmak ve vurgu yapmak gerekiyor. Oflu Hocanın Sohbetleri gibi yapay ve bağlamından kopartılmış bir
kurgu/varsayım olarak yazılan kitapların yerine aşağıdaki gerçek olaylar onun mantık örgüsü, sözünü sakınmaması, her zaman
verilecek cevabının olması, espri yeteneği, söz ustalığı ve beden dili bakımından, kendisi de bir yöre insanı olması hasebiyle, yöre
insanının yapısına uygun tarzına işaret eder.

Aslen Çaykara’nın Soğanlı (Hopşera) köyünden olan ve Hanecizadeler diye isimlendirilen sülâleden (Eski Çaykara Müftüsü Yusuf
Bilgin’in kardeşi) Hasan Efendi’ye alay etmek için sorarlar:
- Hocam biz namaz kılmıyoruz, onun için kâğur mi olduk?
Hasan Efendi cevap verir:
-Yoo, siz kâğur olmadunuz ama kâğurlar nemaz kılmaz![18]

İşte, karşısındakinin dalga geçme amacını gerçekleştirmesine fırsat vermeyen ve bir İslâmî ölçüyü karşısındakinin anlayabileceği ve
donup kalacağı bir diyalektikle ortaya koyan Oflu Hoca tarzı..

Oflu Hocanın en uç benzetmelerle vaaz ettiği örnek daha:

“Kendisi Çaykara’nın Ataköy (Şinek)li olan Eski Trabzon Müftüsü Raif Hoca çarşı camiinde vaaz ediyor. Cami tamamiyle dolu.
- Aziz Müslümanlar. Bu kadir gecesi öyle bir mübarek gecedir ki, içinde kadir gecesi olmayan bin aydan daha hayırlıdır. Bu geceye
ulaşıp tövbe-istiğfar edenler, hak yemişse helalık alanlar, kaza namazı olup da kaza namazını kılanlar, bütün kötülüklerden tövbe
edeceğine niyet edenler, af ve mağfirete uğrarlar.
Cemaatten sorarlar:
- Hocaefendi, nasıl olacak habu iş? Bu dediğin doğru mu?
Raif Hoca bu soruyu bir örnek vererek cevaplar: -Bakın aziz Müslümanlar. Bizim fıkıh kitapları der ki, eşek murdar hayvandır. Ama bu
eşek tuz gölüne düştüğü zaman bir müddet sonra tuz olur, murdarlığı kalkar, yemeklere bile konulur. İşte bu Kadir gecesine ulaşıp da
tövbe-istiğfar edenler, günahlarından pişman olanlar, tıpkı eşeğin tuz gölüne düşüp eşeklikten kurtulması gibidir.”[19]

Raif Hoca’nın vaaz tarzında olduğu gibi “Lâ teşbih velâ temsil” veya “temsilde hata olmaz” ölçüsüyle bakıldığında, karşısındakilerin
hafızalarında kalacak, espriyle yüklü bir örnek Oflu Hoca tarzı..

Oflu Hocaların şöhreti o derece yayılmıştır ki, kendileri de bu haklı şöhretin farkındadırlar. Ve Of yöresine en yakın bir ilçeden bile bir
din görevlisinin görevli gelmesi onların şöhretine, şanına yakışmaz. Bu konuda gene Raif Hoca’dan canlı bir örnek şöyledir.

Arsin’in Zazana köyünden Mustafa Koç vardı. İlâhiyatı bitirip Hayrat’a müftü olarak geldi. O sıralarda Hayrat’ta icazet merasimi
(mezuniyet töreni) yapılacak. Trabzon Müftüsü Raif (Korkmaz ) Hoca da çağrılıyor. Merasimde önce Hayrat Müftüsü Mustafa Koç
konuşuyor. En son Trabzon Müftüsü Raif Hoca kürsüye çıkıyor. Kur’an kurslarının önemini, yöreye katkılarını, Of ve Çaykara’nın
Kur’ana hizmetini vs. vs. anlatıyor. Sonra konuyu kıyamet alametlerine getiriyor ve diyor ki:

-“Bakın, benden evvel konuşan Mustafa Hoca ne güzel şeyler söyledi. Ağzına sağlık. Kimden okudu ise hocalarından Allah razı olsun.
İşte habu Of ve Çaykara havalisine Arsen’den pirinun kelu da muftiluk yapması peyuk kıyamet alâmetidur.”[20]

Oflu Hocaların bazen üslupları yüzünden çektikleri de olurdu. Hatta resmî görevli olan Oflu Müftülerden sırf üslubu, anlatım tarzı
yüzünden sürgün edilenlere de rastlanır. Yukarıda bahsettiğimiz Trabzon Müftüsü Raif Hoca da bu tarz yer değiştirmeleri yaşamıştır.
Raif Hoca Zonguldak’ta müftü iken bir Cuma namazından önce oruç kimler tutamaz mevzuunda vaaz ediyor. Sayıyor, sayıyor…
sonunda eşekler de tutmaz diyor. Hatta Halk Partili Belediye Başkanı Raif Hocayı ‘bize eşek dedi’ diye şikâyet eder.[21]

Oflu Hoca’nın anlatım tarzına bir başka örnek:
Nurani yüzlü emekli bir hocaefendi. Alim fazıl bir insan. Üslubu yerel üslup. Mübarek gecelerden birisinde vaaz ediyor. Değişik
konuları anlatıyor, sıra Amerika’nın Irak’ı İşgaline geliyor:
- “Aziz muslimanlar, töğa edun, kuvvetli töğa edun. Köreyisunuz tünyada nereye ev yıkıluyisa muslimanun evi, nerde pi kadun tul
kaluyisa muslimanun karisi, nerde bi ufak uşak elüyisa muslimanun uşaği. Haburda şindi purnumuzun tibine Amerika Irak’a vuracak.”
Tüm beden dilini kullanarak vücut ve el-kol hareketleriyle heyecanlı bir şekilde anlatıyor. Eliyle sağ tarafında Amerika’yı işaret ediyor:
- Ula, niye vuracasun oğa? diyor.
- Aziz muslimanlar ! Niye vuracak oğa pilüyimisunuz? Sende kimyasal, piyolojik, pilmem ne ne silahlari varmiş, onun içun. Pak pak
pak. Ula kâğur oğli kâğur, sende taha peyuği yok mi?” [22]

Oflu Hocalar bu tarz anlatımlarıyla cemaati öylesine konuya raptederler (katarlar) ki, bugün çağdaş eğitim yöntemlerinde beden dili
olarak kavramsallaşan etkileyici iletişim konusunda uzmanlaşmışlardır adeta.

1970-80’li yıllarda büyük âlimlerin yetiştiği Çaykara’nın Soğanlı (Hopşera) köyü camii imamı Kobanoğlu Mustafa Hoca’nın köy
camisindeki vaazlarında, cemaatin hemen hepsine tek tek kürsüden hitap ederek, anlattığı olayları cemaat mensuplarında
kişiselleştirip interaktif bir üslupla anlatımı da Oflu Hocaların anlatım tarzına önemli bir örnektir.

“Kobanoğlu Mustafa Hoca’nın cemaatte doğrudan göz ve söz teması kurmadığı kimse yoktu. Herkese ismiyle seslenerek; (ahiretten
bahisle) “Sen pakma ordan Mehmet Efendi, sen da kidecesun oraya, çare yok. Hazirlukli ol!”. Köyde yakında ölmüş olan birisinden
bahisle “Çok sever idi köyini, keçen sene puraya idi. Şimdi nereyedur? Soyle pakalum Osman Efendi?” şeklinde muhatabında anlattığı
mevzuyu yaşatan müthiş örnekler sergiliyordu.”[23]

Kullandıkları mecazlarda da yerel dili kullanması kaçınılmazdı. Bir örneği Ataköy (Şinek)’lü Hikmet Yıldırım anlatıyor[24]:

“Bizim köyde Hacı İhsan Efendi (Binler) vardı. 35 yıl bilfiil imamlık yapmıştı. Hadis ilminde önemli müktesebatı vardı. Özellikle
Ramazan ve Kurban bayramlarında namazdan önce uzun ve etkili vaazlar ederdi. Vaazı bitince de bizim yörede adet olduğu şekilde,
bir problemi olan, problemini, ad ve soyadını belirtmeden bir kâğıda yazar ve İhsan Efendi tarafından cevaplandırılmak üzere kürsüye
koyardı. Buna bizim yörede “kürsüye kâğıt koyma” denir.
Kürsüye konulan kâğıtlardan birisinde şöyle bir soru yazılıydı: “Hocam! Acaba mü’minlerin günahkârları önce cehenneme girecek de
ondan sonra mı cennete alınacaklar? Yoksa doğrudan cennete mi girecekler?
Hacı İhsan Efendi soruyu okur ve kürsüden cevap verir:
- “Mü’min kardaşlarum! Sizun anlayacağunuz oraya pi çuhnisma var. Çehenneme piraz çuhnis olacakler!”[25]

Oflu Hoca’ların yerel ağızla gerek Kur’an’da geçen ‘kıssa’ları, gerek hadis-i şerif’lerde sözkonusu olan olayları, gerekse de diğer İslâm
kaynaklarında kayıtlı bulunan mevzu ve olayları aktarma biçimi o kadar içten ve sanki o anda hadiseyi yaşıyormuşçasınadır ki,
kendisiyle birlikte muhataplarını da aynı şekilde olaya katarlar. İnanılanı, yaşayan gerçeklik haline getirebilen bir diyalektik kullanan
Oflu Hocalara işte güncel bir örnek[26]:

“Zenkin pi muşrik var Medine’de. Çok zenkin. Ama karisi hasta. Tünyannun toktorlarini çağirdi, keturdi oraya lâkin pir fayde yok.
Pizum sahabe-i kiram’dan pirisi da (ismini da pilüyidum onuttum oni) oraya. Onilan o zenkin talka keçmek isteyi. ‘E, siz okursunuz
da eyi olur hastalar he mi? E ya oku da penumki eyi osun?’ Sahabe da tedi ki: ‘Okuyayim ama, eker eyi olursa ne verecesun pağa?’.
Tedi o zenkin muşrik: ‘Eker eyi olursa, tevelerumun içerisine kirecesun, işteduğun renkte kırk tane teve alacasun.’ Teve mubarek
heyvan, eti yenur. ‘Temam mi’? Temam. Okudi oni peş tekke. Karisi haman şifa puldi, eyi oldi. Şifa pulinca, tedi ‘kit peğen al kırk tane
teveyi.’ Sahabe tedi ‘yok ! O senun pildüğun kibi teyil. Pizum inanduğumuz pi peygamber var. Sellellahu aleyhi vesellem. Kidu oğa
sorayim. Eker al tersa alurum. Alma tersa almam.’ Kitti, tedi peygamber efendumuze ‘alapilür miyum olari, pahsettum onlân?’ Tedi
Peygamber Efendimuz: ‘Oooo, teşki taha çok yapsaydun. Kâfir ya. Keldi olari aldi, kedurdi peygamber efendimuz, sellellahu aleyhi
veselleme. O da olari peltülmale, hazneye mal etti. Ama tedi o sahabeye ki: ‘Ne okudun da eyi oldi o hasta, oni ya soyle pağa?’.
Tedi: ‘Ya Resulellah, yedi tane fatihe okudum, paşka pişe okumadum.’ Tedi Peygamber Efendumuz: ‘Ne pilürsun şifa olduğini?’ Tedi
sahabe: ‘Ya resulellah, sen soylemiş idun, o akluma kaldi da okudum, şifa puldi.’ Sora, o kadun var ya, tedi ki kocasina: ‘Temek ki
pularun tini haktur. Tünyanun toktorlarini topladun olmadi. Pak peş tekkede pu peni eyi etti. Kel piz da pularun tinine kirelum.’ Ama
kirdiler mi kirmediler mi oni eyi pilmeyirum. İnşallah kirmişlerdur. O kadar mucizeyi kördiler da iman etmediler mi?’

II. OF’UN SON DÖNEM SEMBOL HOCALARI’NDAN…

Mehmet Akif ve Mandan Hoca

Yerel ağızla Ofli Hoca olarak kavramsallaşan Ofun Hocası’nın prototipi/başörneği Mehmet Akif’i bile hayran bırakacak, büyüleyecek
tarzda Safahat’ta heykelleşmiştir.

Mehmet Akif’in Safahat’ında Mandal Hoca olarak geçen gerçek şahsiyet, bugünkü Çaykara’nın (o zamanlar Of’a bağlı) Holo köyünden
İstanbul’a gelmiş bir Dava adamı-İslâm alimidir. İstanbul Yeni Cami’de vaiz olarak görev yapan Mandal Hoca (Aslı Mandan Hoca’dır)
döneminin her türlü baskısına ve zorbalığına karşı imanından kaynaklanan bir boyun eğmeyişle karşı duruşunu ortaya koymaktadır.

Dikkatlerden kasıtlı veya fark edilmeyerek kaçırılan Akif’in resmettiği Oflu Mandan Hoca, üzerinde durulmaya değer bir prototiptir.

Mehmet Akif’in Safahat’ta oldukça uzun anlattığı Oflu Mandan Hoca’dan bazı kısımlar:[27]

“Söktü Mandal Hoca’dır gürleyerek…
- Ay, o mu Lâz?
-Yeni Cami’deki vâiz, bileceksin belki?
-Bileceksin ne demek, Mandal’ı kim bilmez ki?
Tacı yok, tahtı da yok, kendine mâlik sultan.
Galiba öldü ki hiç gördüğümüz yok?
-Çoktan !
Ne güzel söyledin oğlum, Hoca sultandı evet.
Yoktu dünyada esîr olduğu hiçbir kuvvet.
Hele sen yoldaşımın hâlini görseydin o gün,
Eskisinden de perîşandı…
-Tabîî, sürgün.

Mehmet Akif Mandan Hoca’daki etkileyici duruşu anlatmaya devam ediyor:

“-Başta bir dalgalı fes, ta tepesinden o ibik,
Cuk oturmuş bakıyor; mavi beş on kat iplik,
Sapı yok, püskülü tutmuş da, dışından ibiğe,
Bağlamış sımsıkı “Artık bu da kopmaz ya!” diye.
Önü çökmüş sarığın, arka taraf vermiş bel;
Çağlıyor püsküle baktım, üzerinden tel tel.
Saçak altında o gözler uzanan kaşlardan;
İki şimşek dolu gök sanki, yanarsın baksan!
Sonra, hendekler açılmış gibi kat kat bir alın;
Hani, bin parça olur, düşmeyegörsün, nazarın!
İri burnundan inip savruluyor çifte duman,
El ayak bağlı, solurken bu kıyılmaz arslan.
…….
Oflu ‘hainlere lanet!’ dağıtırken bol bol,
Kime benzetti ki, bilmem, beni ‘berhudar ol!’
Diyerek okşadı; artık ne kadar hoşlandım,
Bilemezsin… Sıcacık bir aba giydim sandım.
….
-İşte gördün ya, Hocam, millet için lâzım olan,
Hoca Mandal’daki îmân gibi sağlam îmân.
Titretirsin yine dünyayı, emin ol, tir tir;
Hele sen Şark’a o imanda beş on sîne getir.
Zübbe valiye çatan hangi müderrisse, ona,
Sorarım ben ki: Açık gördüğü bir hak yoluna,
Kellesinden geçecek molla yetiştirmiş mi?
Oturup sadece, mektepleri tenkîd iş mi?
Kuru laftan ne çıkar? Tıngır elek, tıngır saç…
Mektebin açsa eğer, medresen ondan daha aç!”

Evet… Mehmet Akif’in deyimiyle Mandan Hoca örneğinde Oflu Hoca “sağlam îman”sahibi, “hak yolunda kellesinden geçecek” tavır
sahibi, “kuru laf”tan kaçınan bir vakar sahibidir. Gene Akif’in tanımlamasıyla; “Hendekler açılmış gibi kat kat bir alın” ın altında
“baktığınızda etkilenip bin parça olacağınız” “iki şimşek dolu gök” gibi gözler..


Oflu Mehmet Emin Efendi

Mandan Hoca gibi ‘kavi’ bir Oflu Hoca tipi de bir zamanlar her evde bulunan demirbaş İslâmi kitaplardan Osmanlıca “Necat-ül Mü’minin
Risalesi” ve 20’den fazla kitabın yazarı, kitaplarındaki künyesi ile “Mehmet Emin Efendi bin Hasan el-Ofî”dir. Oflu Mehmet Emin
Efendi’nin risalelerine bakılacak olursa “İslâm’ın katı ve lafzî bir yorumunu yapan… Oflu Mehmet Emin Efendi hakkında bilinenler
dikkate değer bir şahsiyet olduğunu göstermeye kâfidir. 1815’te Of’ta doğan Mehmet Emin Efendi, 1838’de İstanbul’a geldi. Ölümüne
kadar Fatih camiinde Cuma günleri namazdan sonra vaazda bulundu.”[28] Sefine-i Evliya yazarı Hüseyin Vassaf’ın bildirdiğine göre;
İstanbul’da ‘Fatih Sofuları’ diye isimlendirilen cemaatin kurucusu idi. Bu cemaat mensupları ‘fes yerine ince dikişli takke giyerler,
beyaz ve gayrimuntazam sarık sararlar; sakallarını uzatır, bıyıklarını kısa keserler; cübbeleri beyaz ve gayet geniştir, şalvar giyerler.
Kırmızı veya siyah yemeni ve siyah mest kullanırlar. Kendilerinden bîgâne olanlarla alış-veriş etmezler. Yolda, kendilerinden olmayana
selam vermezler. Hele fesli, kravatlı, kolalı gömlekli şahısları gördükleri zaman başlarını aksi istikamete çevirip bakmazlardı. Namazda
olanca kuvvetleriyle tâdil-i erkâna riayetle eda-yı salâta son derece düşkün olurlardı. Kendi cemaatleri haricinden kız almazlar,
hizmet-i devlete girmezlerdi. İmam-ı Rabbanî’ye nisbettardırlar, İmam-ı Birgivî’nin Tarikat-ı Muhammediye’si onların mürşidiydi. Karşı
oldukları en önemli şeylerden biri de tütün içmekti.”[29] Kendisi ömür boyu geçimini süt ve yoğurt satarak geçirdiği için sütçü veya
yoğurtçu Emin Efendi derlerdi. Daha önce basmacılık edermiş. Tahsil-i Arabî görmüş, cerbezeli bir pir-i fani idi… Beyaz cübbe giyer,
celâli galib bir kimse idi. 1904 yılında vefat etti. Kabri Fatih’tedir. Mezar kitabesinde “Fatih Cami-i Şerifinde –Cuma günleri vaiz-
Meclis-i irşadiye- ve Necatü’l-müminîn vesair –risâlelerin müellifi –meşhur ulema-yı kiramdan –faziletli Oflu el-Hacc-Mehmet Emin
Efendi’nin kabridir. El-fatiha 1319” yazılıdır. Yazdığı “Duhan (Tütün) Risalesi” meşhurdur. Bu yüzden yapılan tahkikatlarda evinde
yazdığı Arapça ve Türkçe “Duhan Risalesi”den nüshalar bulunmuş, zabtiye nezaretince el konulmuş ve kendisine iki sene sürgün
cezası verilmiştir. Gene 19. yüzyılın Islahat hareketleri ve Garptan kültür unsurları iktibası karşısındaki tavrını ifade ettiği, teknik karşıtı
“Risale-i irşadiye fi beyani’l-fabur ve’l-faburka ve’t-tiligraf” isimli eseri İngilizceye de çevrilmiştir. [30]

Sefine-i Evliya’da anlatılan bu Oflu Hoca ve Prof. Ali Birinci’nin “gerçek Oflu Hoca işte bu” diyerek söz konusu ettiği Mehmet Emin
Efendi’nin Duhan Risalesi’nden de anlaşılıyor ki; kendine mahsus fikir ve tavır sahibi, çevre ve dönemin şartları ne olursa olsun bunlara
aldırmaz, eğilmez bir Oflu Hoca’dır. İslâmı anlayış ve anlatış biçimi de doğrudan, sert ve keskindir. En dikkat çekici özelliklerinden
birisi de hiçbir karşılık beklemeden, rıza-en lillâh-Allah rızası için” tebliğ ve irşat faaliyetini sürdürmesidir. Geçimini ise beslediği
ineklerinden süt ve yoğurt satarak sağlaması, hocalığını geçim vasıtası yapmamasıdır.


Oflu Hocalar saymakla bitmez. Ancak faaliyetleriyle, öğrenci yetiştirmeleriyle öne çıkmış, Of’un İslâmî eğitim tarihinde Osmanlı ilim ve
medrese geleneğini Cumhuriyet döneminde de sürdürmüş, bu konuda şöhreti yayılmış Oflu âlim/hocalardan 4’ünden özellikle
bahsetmemiz gerekiyor. Bunlar Holaisa’lı (Yeşilalan) Hacı Ferşat Efendi, Çalek’li (Sıraağaç) Hacı Dursun Efendi, Çufaruksa’lı (Uğurlu)
Mehmet Rüştü Aşıkkutlu ve Hopşera’lı (Akdoğan) Hasan Rami Yavuz’dur.


Holaisa’lı Hacı Ferşat Efendi

Hayatı, ilmi, eğitim faaliyetleri ülkemiz sınırlarının ötesinde de etkili olmuş Hacı Ferşat Efendi Cumhuriyetin ilânından sonra
kılık-kıyafet devrimi sırasında ‘şapka’ ile ilgili olarak Mustafa Kemal ile tartışmış bir Oflu Hoca’dır.

Hacı Ferşat Efendi’nin hayatından bir özeti alıntılayalım:

“Son devir Osmanlı müderris ve şeyhlerinden olup, Çaykara Yeşilalan köyünde 1886 yılında doğmuştur. Asıl adı İbrahim Hakkı’dır.
Halk arasında Hacı Ferşat Efendi diye tanınır. Fakir bir aileye mensup olduğundan bir süre çobanlık yapmıştır. Üstün bir zekaya sahip
olduğunu fark eden bazı alimlerin teşviki ile, yörenin müderrislerinden Huşolu Numan Efendi’den İslâmi ilimleri tahsil etmeye başladı.
Küçük yaşına rağmen her yıl Ramazan ayında civar illere giderek vaazlar veriyor, heyecanlı konuşmalarıyla kalabalık cemaatlerin
ilgisini çekiyordu. Tahsiline devam ederken Trabzon yöresindeki bazı illerde kısa süreli imamlık görevlerinde bulundu. İcazet aldıktan
sonra İstanbul’a gitti ve Ramazan ayında Ayasofya Camii’nde vaazlar verdi. Kondu’lu Yusf Şevki Efendi’den tarikat dersi aldı.
Memleketine döndükten sonra köyünde bir medrese kurdu ve çeşitli aralıklarla burada müderrislik yaparak üçyüzü aşkın talebeye
icazet verdi. Of’ta müftülük, Samsun İdadisi’nde öğretmenlik yaptı. Müderrisliğinin yanında tasavvufla da meşgul oldu. Şeyhi Yusuf
Şevki Efendi’nin kızı ile evlendi. Gümüşhanevi Tekkesi’nde İsmail Necati Efendi’nin yanında halvete girerek hilafet mertebesine erişti.
İsmail Necati Efendi’den sonra tekkenin postnişinliğine getirilmesine rağmen, ‘şöhret afettir’ diyerek bu görevi benimsemedi ve
ömrünün sonuna kadar memleketinde tedrisat, irşad faaliyetlerine devam etti. Torunu Ahmet Ferşad’ın naklettiğine göre Cumhuriyetin
ilanından sonra Mustafa Kemal Paşa ile iki defa karşılaştı. İlkinde ‘Reis’ül Ulema’ sıfatı ile onunla tartıştı. İkincisinde ise şapka
giymenin caiz olmadığına ilişkin fetvasından dolayı Trabzon’a celbedildi ve Atatürk’e şapka giyenin kâfir olacağına dair fetva verdiğini
çekinmeden söyledi. Atatürk tarafından medrese eğitimine izin verildiği talebelerinin de askere alınmadığı, bu nedenle yörede eşkıyalık
yapan kimselerin de onun talebesi olduğu ve eşkıyalıktan vazgeçerek okuyup imamlık gibi görevlerde bulundukları ifade edilen Hacı
Ferşat Efendi’ye, içinde Hasan Rami Efendi’nin de bulunduğu birçok alim müntesib idi. 1929 yılında vefat eden Ferşat Efendi,
köyündeki medresenin yanına defnedildi.”[31]

Çalek’li Hacı Dursun Efendi

Of’lu Hocaların (bugünkü deyimle ifade edersek) sivil duruşuna, toplumsal muhalefetine, radikal tutumuna örnek olarak Dursun
Efendiyi gösterebiliriz. 1883 yılında Of’un Çalek köyünde doğan, daha sonraki tahsil hayatından sonra İstanbul Süleymaniye
Medresesinden Müderris ünvanıyla mezun olup tekrar Trabzon’a dönen ve Trabzon ve havalisinde Medreseler Müfettişliği’ne tayin
edilen, yöredeki deyimiyle Çalekli Hacı Dursun Efendi.

Of eşrafı, Osmanlı sonrası toplumsal kargaşanın ve yeni dikte edilmek istenen batı tipi yaşama biçimine karşı tepki ve duyarlılıklarını
Hacı Dursun Efendi ile dile getirir.

Hacı Dursun Efendi 25 Ekim 1923 tarihli Sebilürreşat Dergisi’ne Of’tan gönderdiği bir telgraf/mektup/yazı’da şunları söylemektedir:

“... Umumi harbden evvel milliyet ve mevcudiyetlerini kaybetmiş birtakım yabancı şahsiyetler memleketimize sokulmuş ve memleketin
birliğini, içtimai esaslarını bozacak cereyanlar meydana getirmeye çalışmışlardı. Büyük bir üzüntü ile görüyoruz ki bu şahsiyetler
bugün de faaliyetlerine hız vermektedirler. Bir de epey vakitten beri gazetelerde görülen asrilik, laiklik gibi meselelerden maksat ne
olduğu şimdi meydana çıkıverdi. Halkın dini esaslarını ve milli ananelerini oyuncak sayan bu adamlar gürültü ile bütün Türk halkını
milliyetsiz, ananesiz, dinsiz beşer gümesi yapmak kolay bir iş midir sanıyorlar? Emin olsunlar ki bütün Müslümanlar bu kabil
kimselere yalnız ananelerin amansız hasmı değil, vatanın da en müfrit düşmanı nazarıyla bakmaktadırlar. Milli hukukumuz olan
fıkhımızın, milli ahlak ve içtimaiyatımızın yerine Garbın tefessüh etmiş şeylerini getirmek isteyen bu kör mukallidlerin sözlerini gazete
sütunlarında gördükçe bunların Türk olduğuna bir türlü inanamıyoruz. Türkler, Müslümanlar nasıl Garbın meftunu olurlar. Nasıl Garbın
fuhşa bulaşmış ahlak ve içtimaiyatını kabul eder? Garbın sanayini, iktisadiyatını alacağız, ziraat ve ticaretine rekabed edeceğiz. Fakat
hiçbir zaman varlığımızı, içtimai mevcudiyetimizi Garba feda etmeyeceğiz.

.... Bu memlekette yaşamak isterlerse, bu memleket halkının dinine, ahlak ve adetlerine hürmet edeceklerdir. Aksi takdirde yollar
açıktır. Türk’ün içtimai birliğini kırmaya kalkışmasınlar. Garbın beğendiği sefahat yerlerinde yaşasınlar. Türkler, Müslümanlar ahlaki
perdeleri yırtmak, dini ananeleri yıkmak ile değil, belki bunları takviye ve perçinlemek ile terakki edeceklerdir. Milletin arzusu budur.
Herkes bunu böylece bilmelidir. Of Kazası.. 25 Ekim 1923. İmzalar Dursun Feyzî ve eşraftan 17 kişi. Sebilürreşad, c. 23, sayı: 574,
sh: 28, 8 Teşrinisani 1339”

Hacı Dursun Efendinin bu mektubu/yazısı/telgrafı yeni rejimin ilanından dört gün önce muhalif duruşu simgeleştirir mahiyettedir. Hacı
Dursun Efendi’nin bu tavrı dönemin resmî devlet yöneticilerinin dikkatini çeker ve Dursun Efendi görevinden ayrılır. Of halkının
duyarlılıklarını dile getiren Hacı Dursun Efendi bundan sonraki hayatını yetiştireceği talebelerine vakfeder. 27 Şubat 1977’de Çalek
köyünde vefat eder.[32]

Çufaruksa’lı Mehmet Rüştü Aşıkkutlu

‘Reis’ül Kurra’ (Kıraat Üstadı) olarak Kıraat İlmi’nde şöhret bulan Mehmet Rüştü Efendi de özellikle yetiştirdiği talebeleriyle ünlü bir
Oflu Hoca’dır. Hayatını Kur’ana hizmet’e vakfetmiş olan M.Rüştü Efendi, Kur’an okuma usûlünde “aşere takrib” denilen değişik
tarzlarda okuma usulleri konusunda önemli bir zirve idi.

Hayat hikâyesi şöyledir:

“1901 yılında Of’un Çufaruksa (Uğurlu) köyünde doğan Mehmet Rüştü Efendi, ilk tahsilini babası Ahmet Cemalettin Efendi’den alır.
Daha sonra köyündeki medreseye devam eder. Medreselerin kapatılmasından sonra gene Oflu meşhur alim Dursun Feyzi Efendi’den
Fıkıh, Tefsir ve Akaid dersleri alır. Daha sonra İstanbul’a gider.Daru’l Hilafe medreselerinde eğitim görür. İstanbul’da bazı meşhur
alimlerden Aşere, Takrib, Tayyibe derslerini ikmal ettikten sonra tekrar kendi köyü Çifaruksa’ya döner. Buradaki köy camisinde fahri
imam olarak görev yapar. Kendi özgeçmişindeki ifadesiyle “Bu öğrendiklerimle 1932 yılından 1974 yılına kadar İmamlık ve vaizlik ve
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın müsaadesiyle Fahrî Kur’an öğreticiliği” yapar.[33]

Kendisi’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’nca Ankara’da daimi görevlendirilmek istenmesini kabul etmeyen, ayrıca Anadolu’nun birçok
bölgesinde ders okutması için yüksek ücretli bütün teklifleri de reddeden M.Rüştü Hoca, “ancak köyümde eğitim veririm” ısrarı üzerine
hizmetini Çufaruksa’da devam ettirir. Bu konuda Hafız Osman Düzenli (74) şunları söylüyor:

“Çifaruksa’li Mehmet Ruşti Efendi hem aşere takrip okutur, hem da Of’ta vaiz. Pak şindi. Misir’da meşhur pi alim varidi. O zamanun
Türkiye Tiyanet İşleri Paşkani iştedi oni, kelsun da aşere takrip okutsun. Tedi o Misir’li alim: Pen kelurum ama, piz keçen sene
Mehmet Ruşti Efendilân köriştuk. Penden da eyi aşere takrip okutur. Oni pulun siz, peni ne iştersunuz. Keldiler paktiler. Essehten
oyle. Yazdiler oğa mektup. O zaman telefon yoğidi. Ankara’ya kelecesun, Ankara’ya okutacasun. O da mektup yazdi olara: Eğer
kendi köyume kurs açilursa okuturum. Ankara’ya kelemem. Olar da meçbur kabul ettiler oni. Her vilayetten pi kişi könderdiler.
İçerlerine rahmetli Çaykara muftisi Yusuf Efendi da var. Kittiler oraya okudiler.”[34]


Hopşera’lı Hasan Rami Efendi

Sözkonusu ettiğimiz Oflu Hocalardan bir diğer önemlisi de Hopşera’lı Hasan Rami Efendi’dir.

“Hasan Ramî Efendi 1909 yılında Hopşera’da doğdu. Çocuk yaşta anne ve babası vefat eder. Hayatını İslâmî ilimlerin tedrisine
vakfeder. Birinci dünya savaşının zor ve sıkıntılı şartlarında ilk eğitimini almaya başlar. İlk bilgilerini köyündeki cami imamı Hamdi
Efendi’den alır. Bir süre Çaykara’da terzi çıraklığı yapar. Sonra mahalle imamı Salih Efendi’den sarf-nahiv (gramer) dersleri okur. 1922
yılında yörede meşhur Tayip Zührü Efendi’den değişik ilimler tahsil eder. Aynı zamanda Mehmet Rüştü Efendi’den kıraat eğitimi alır.
1938 yılında Tayyip Zühtü Efendi’den icazet alarak medrese eğitimini tamamlar. Fahri olarak Of-Çaykara bölgesinde imamlık ve fahri
müderrislik yapar. 1948 yılında resmî Çaykara vaizi görevine getirilir. Hafızlığını 27 yaşında, askerden döndükten sonra altı ayda
tamamlamıştır. Hasan Rami Efendi’de ilim aşkı o derece yoğundur ki, yaz aylarında medrese eğitimine ara verilmesi onu hüzne boğar.
Hatta “herkesin yazı gelir benim ise güzüm. Herkesin güzü gelir benim yazım!” der. Of-Çaykara dışından da birçok talebesi vardır.
Edîp bir kişiliğe de sahip olan Hasan Ramî Efendi 1982 yılında vefatına kadar eğitim ve irşad faaliyetlerini sürdürmüştür.” [35]

Yazdığı bir şiirinin bir bölümü şöyledir:
Kârhane-i alemde nem var benimdir deyu,
Malik olduğum cesed cümle Hakkındır kamu,
Şuur ile idrakim onun lütfudur haman,
Kalmadı bana hisse fanidir cümle deyu.
Ramî varlığın Hayal-i Hak’tan geldin bîgümân,
Varlığını teslim et ermeden sana memat.
Ram ol Habl-i Metin’e kazanırsın rızayı,
Rahat olmak istersen at kalbinden sivayı.[36]

Bu Hocalar eğitim faaliyetlerinin yanı sıra yöredeki toplumsal hayatın problemlerine de kalıcı çözümler getirici, sözü dinlenir isabetli
kararlarıyla toplumsal barışa da hizmetleriyle ünlüdürler.

İşte bulunduğu ve gittiği her yerde halkı bu dünya ve ötesinde nasıl bir hayat sürmesi ve süreceği konusunda sırf yerel ağızla, yerel
diyalektle, yerel örneklerle uyardığı, irşad ettiği/aydınlattığı için gülünen, esprilere konu olan, ironi alanına hapsedilen Oflu Hoca ile ilgili
olarak bugüne kadar O’nun ne olduğu değil, NE OLMADIĞI ortaya konulmuş ve konulmaktadır.

Özet olarak diyoruz ki, Of’un öne çıkan bir sembolü olarak OFLU HOCA’yı tanımak, görmek isteyen Mehmet Akif’in Safahat’ındaki
MANDAN HOCA’ya, Mehmet Emin Efendi’ye, Hacı Ferşat Efendi’ye, Hasan Efendi’ye, vs. vs. baksın.

III. FARKLI YÖNLERİYLE OFLU HOCA

Remezanluklar

Of’ta yetişen hocalar için remezanluğun ayrı bir yeri ve önemi vardı. Ramazan aylarında Anadolunun birçok şehrine günlük namazlar
ve özellikle de teravih namazı için imam olarak kalırlar ve mukabele okurlardı. Ramazan ayı onlar için bir tür ibadet yoğun geçen bir
aydır.

1940’lı yıllarda türlü meşakkat ve zorluklara katlanarak remezanluğa[37] giden Of’un Visir (Şimdiki Dernekpazarı’nın Gülen Köyü)
köyünden Osman Düzenli 61 yıl önce kendisinin ve babası Hemdi Hoca’nın çektiği meşakkatleri, tabii bir şekilde, müthiş bir hafıza ile
gayet normal karşılayarak şöyle anlatıyor:

“Oniki yaşina idum. 45 senesi. Hafusluğumi pitturmiş idum. Pen çecuk olduğum içun, Holo’dan Zikoğli Ahmet varidi. Pobama tedi ki:
Pu hafusi ver pağa, alu kideyim Kars’a. O zaman da Kars’a kideceğuk, her akşam pi çameye okuyacağuk, para toplayacakler. O
zaman fakirluk varidi. Pen da endum Visir teresine. Telefon yok o zaman. Yakup’un Hani varidi oraya. Yakup tedi: Ey kidi, teşki
kelmese idun. Zikoğlu Ahmet haber könderdi, Hemdi’ye selam soyleyun (Pobam içun) çecuği yormasun oraya. Ama pen keldum
tedum. Tedi ki Yakup: Teyeyim sağa pişe, pen Kars’a köndereyim seni. Oraya penum ağabeyum var, tedi. Kimdu? Rahmetli Mustafa
Yazici. O ki Zikoğlu Ahmet keleceğidi, pobama tedi harçlik da varma oğa, pen vereceğum harçliğini. Pobam da puna rağmen pi yuz
kuruş verdi pağa. O zaman elli kuruşa Trabzon’a kidiluyidi. Habu Ulusoylarun eski pi arabasi varidi. Kiderdi peş sahatta Of’tan
Trabzon’a. Haboyle yol yok.

Pinduk oğa. Keldi tedi pağa ki şofer: En aşağa. Tedum Trabzon’a kideceğum. Oyle isa ver elli kuruş. Çikardum elli kuruşi verdum oğa.
Halbuki Yakup’a tesem pağa harçlik ver, verecek pağa. Ama temedum. Kittum, o zaman meydanda pi karaç var. Şindi oraya pi peyuk
pina var. Pi tane çif şofer mahli olan kamyon kideyi Erzurum’a. Austin’lar varidi. Eeeeey. Pir künde Payburt’a kittuk.Sabahtan koptuk
akşama kadar Payburt’a. Orda yatuk. Ordan pişeyler verdiler pize yeduk. Kittuk, o elli kuruşi da verdum oğa pi kuruşum kalmadi.
Kittuk Erzurum’e yatilacak. Kirdum pi otele, Trabzon oteli. Tedum: Yatak var mi? Var tedi. Ver nufus çüzdanuni, kit yat hağuraya.
Temedum oğa param yok. Yattum. Sabah kalktum. Parayi ver tedi otel sahabi. Param yok tedum, pen poyle poyle Kars’a kideyirum
Remezanluğa. Tönerkan parayi verurum. Adam da eyi adam idi. Olur, tedi. Verdi pağa nüfus çüzdanumi, kittuk. O zaman Kars’a yolci
yok Erzurum’den. İstanbul’dan tireni peklerler da, Erzurum’den Kars’a kider uç künde. Tekavul mi terdiler oğa ne terdiler. Ama otobos
pi künde kideyi. Pinduk Otobosa. Adam penden para isteyi. Tedum, şindi param yok, parayi Kars’ta vereceğum. Temam, tedi.
Pinduk. Kelduk, karaçtan enduk Kars’ta. Hayde şindi ver parayi. Tedum, pen kideceğum adami tanimak da tanimayirum. Pizum
köylidur ama tanimayirum. Kimdu? Mustafa Yazici tedum. Orda pi hamal varidi, arkasina sepet.Tedi Pen pilüyirum evini, ahırini
temizlerum her kün tedi. Eyi tedum. Hayde kidelum. Kittuk. Pilmem pi lira mi idi o zaman Kars, ne idi. Az bi para idi ama kıymetli
para. Kittuk oraya. Allah Rahmet etsun o Mustafa’ya. Peni tanimaz, pişe pilmez. Kapisina vurduk haboyle, pi temir var kapiya. Oyle
zil yok o zaman. Çeryan da yok. Tedum ki: Habuğa ne kadar işteyisa ver para, pen Visir’den keldum tedum. Allah rahmet eylesun.
Pilmeyi pen kimum. Çikardi parayi verdi. Kirduk içeri.

Oniki yaşinda idum pen. Kirduk içeri. Yemek yeyiler, sam peynirden. Oturdum pen da yemek yemeğe paşladum. Tedi Soyle pakalum
sen kimsun? Nerden keldun? Necisun? Ama Allah rahmet eylesun, her akşam ruhina okurum. Hatta ondan sora on sene kittum
keldum Kars’a hep onun evine yatardum.

Tedum pen Visir’liyum. Tedi: Ola pen da Visir’liyum. Kimun oğlisun? Hemdi’nun. Pobam da arkadaşi idi. O eyi. E, niye keldun?
Tedum: Mukabele okumağa keldum. Tedi: Okayupilür misun? O zaman tüççar idi, faprikasi var idi oraya ama oralara imamluk yapardi
ara sira. Tedi: Ya oku pakayim? Okudum. Eyi, küzel tedi. Sora kittuk Evliya çamesine. Kars’un en peyuk çamesi. Hasan-i Harakani
hazretlerinun mezarinun olduği çame. Onun içun Evliya çamesi terler.

Kittuk, rahmetli Paçan’li İtris Efendi da oraya. Vağz edeyi kürside. O Çaykara’ya vağzederdi, pen Kur’an okurdum, taniyi peni. Keçti
nemazi kıldurdi.Peni kördi oraya, işaret etti pağa: Oku! Okudum ama sesum küzel, kıraatum eyi. Millet sardi peni nemazdan sora
oraya. Pitün millet.

Yağci Osman varidi rahmetluk. İtris Efendi’yi o aldi keldi purdan, hesap et. O kadar zenkin adam idi, toptan yağ alur satardi. Rusya’ya
könderur, sora aşağa yokari peki alur onbin tane inek, çobana verur, tağlara könderur. O yağci Osman da oraya, keldi. Mufti var
oraya. Hafuslar da her taraftan kelmiş. Oyle idi o zaman. Remezan’a uç peş kün var. Taksim edilmiş pitün hafuslar çamelere, taha yer
yok yane. Pen oraya okuyince millet peni sardi. Mustafa Yazici’nun kollari kabardi. Tedi ki Yağci Osman Pu penum evume kalsun.
Ama peyuk evi var oraya, Ruslarun yapmasi, esasli ev. Pi kat ama nasi? Var on tane odasi, oyle. Tedi Mustafa Yazici yok, penum
evume kalacak, penum torinumdu. Kaldum oraya. O yağci Osman peni aldi keturdi.

On sene remezanluklara kittum keldum Kars’a.

O zaman altiyuz lira ne temektu pilüyi misun? Şindiki alti milyardan da fazla. Orda pağa elbise yapturdiler da kelurkan Payburt’tan pi
takım elbise, çorap, ayakkabi, her şeyi tahil yuzelli kuruşa aldum. Hesap et para ne kadar parayidi?

Keldum eve pobama verdum uçyuz lira. Uçyuz lirayi da praktum kendume. Pobam tedi: Ula nerden aldun pu kadar parayi? On sene
kurbet yapsa adam alamazdi o parayi. Tedum okudum da verdiler. Pi sefer de pobam peni okuturkan prakmiştum okamaği. Tedi ki
pobam: Kördun mi okumaği.

Neyisa..Pu pirinci sene.. On sene tevam ettum. Sora asker oldum. Pintokuzyuz ellide. Asker oldum, izinumi aldum. Kittum toğru
Kars’a. Yuzpaşi tedi pağa: Pen sağa onpeş kün fazla izin veruyirum, yakalanma. Olur tedum. Keldum Kars’a. Pir ay. Asker
elbisesilanum. Oyle okuyirum. Oraya peni pi adam kördi. Tedi pağa: Nerde askersun? Tedum: Kirklareli’nde. Hangi? Tedum ki:
Yuztokuzinci piyade alayi. Tedi, oranun albayi penum oğlumdu, alay komutani. Yazdi verdi pağa pi mektup oğa. Pen kidene kadar
pağa keç kel teyen yuzbaşi teğişti. Oteki yuzbaşi, onpeş kün kitmeduğum içun penum firarumi verdi. Pen da askere ateş idare
merkezi çağuşiyum. Pizum tümen komutanumuz da Ragıp Kümişpala. O havanlar da yeni çikmiş. Kimse ne kadar alaylara kittisa
ateş edemediler.

Neyisa.. töndum askere. O mektupi verdum Payrak çağuşi var orda, olayun kapisina. Kitti verdi oni Alay komutanina. Peni çağirdi.

O zaman subaylar müsliman idi.Tedi ki: Sen nerden taniyisun penum kayinpederumi? Pen oraya senelerden peri mukabele okurum,
ordan taniyirum. Tedi ki: Seni pen inzibat merkezine veruyirum oyle isa. Her kün da penum evume kitu okuyacasun pi çuz, tedi. Oyle
musliman subaylar varidi. Kars’ta o zaman pi yüzpaşi muezzinluk yapardi remezanda. Evliya çamesinde. Pazen pi paşkedikli, pazen
pi yuzpaşi. Şindi ya yapsun da atmasunler oni askerlukten?

Pi remezanda Kamasor köyi varidi, Kars’a yakın. Şindi pirleşmiştur herhali. Orta temelli kaldi pobam. Seneluk kaldi oraya. Sade
remezanda kalurdiler ama seneluk kaldi oraya. Pen oniki yaşina idum. O elli yaşlarina idi. Pi sene kaldi ama tayanamadi. Pi eve
yatardi. Tuvalet da yok evlere. Pobam oraya yapturdi çameye tuvalet. Oraya turamadi. Çağirdi peni. Kittum oraya, meçbur kaldum.
Kaldum oraya uzun poyli. Orayi pitturdum, kittum keldum.

Çayeli’ndeki remezanluği da anlatayim iştersan. Hafusluği yeni pitturmiştum, tokuz yaşina idum. Pobamla Çayeli’ne kideyiruk. Yalnuz
evvela pir sene evel pen kittum, Haci Meksut Ketenci varidi. Torini şindi milletvekilidu. Çok asaletli adam idiler olar, pakma sorakiler
perbat oldi. Onun çenazesine pulundum, oraya yasin okudum. Tedi pağa ki onun oğli Osman efendi, kemisi var. Zenkin. Pi taha sene
kelecesun penum evume okuyacasun, tedi. Keldum ama onuttum oni. Pobamlan remezanluk içun yer pakayiruk.

Visir’den yaya kittuk Rize’ye. Köyden kaç tefa kittum yaya Rize’ye. İki künde kideyiduk. Pi akşam Aspet’e yatarduk Terepazarina.
Neyisa kittuk. Pen Osman Efendinun pağa teduğini onuttum. Olarun köyine, Liman köyine pi kahve var. Orda oturduk piz. Peni
tanidiler olar. Sora kalktuk pobamlân yola koyilduk. Sora Osman efendi keldi oraya, tediler o keçen seneki hafuz keldi puraya
pobasilan paraber ketçiler. Hava sicaaaak. Su kuyisi var pi yere. Kuyinun suyi da soğuk olur. Orda su içeyiruk. Paktuk arkadan pi
motorsiklet keldi, yanumuza turdi. Endi aşağa. Tedi: Yahu hane sen peni kelu pulacağidun? Tedum, pobamlan keluyiduk. Tedi: Yok,
sen penum evume kalacasun, mukabele okuyacasun. Çayeli’ne da ey ipi hoca var, pi ayaği topal ama eyi hoca. Tedum eyi. Ama
pobam ne olacak? Pobam da temam tedi, pen yer pulurum. Oraya yakın pi Keloz köyi var, pobama oraya yer puldi. Pobam ondan
sora çok taha kitti oraya. Remazanluk sade. Pobama o köye pi oğretmen oğretti yeni yaziyi. Pobam oraya kitti, pen kaldum Osman
Efendi’nun oraya. Orda okurdum. Eeey kidi, rahmetluk pi karisi varidi. Eeey. Peni ayni çecuği kibi yıkardi. Oğli Ahmet’lan da oynarduk
oralara. Motorli kayiklari varidi. O Ahmet kullanurdi oni. Onilan her kün alukider peni Çayeli’ne. Çayeli’nde okurum keluruk akşam
oraya. Pen da okurum orda mukabele, karilar toplanur oraya. Osman Efendi da paşka pi odaya tinler peni. Eyi okur o da.

Neyisa.. O sene oraya oyle pitti. Sora, Rize’li pirisi tinleyi peni oraya keluyi. İlla ki tedi pundan sora Rize’ye kel. Kittum Rize’ye
Şeyh’un çamesine. Oğleye merkez çamesi varidi orda okurdum, ondan sora şeyhun çamesine.

…Pobam Payburt metreselerine okudi. Onpeş sene. Onun pobasi, emiceleri olar hep orda okurdiler. Onun pobasi, tedem rahmetli
(mezarının bulunduğu yeri işaret ederek) habu aşağadaki Payburt’tan onpeş kûn izine keluyidiler. Kelurkân tedem yuvarlandi pi yerden
da eldi. Obir kardaşlari da sal etti keturdiler oni. Anam da pobama hemle idi. Onun için pobam pobasini tanimaz.”[38]

İşte yoksulluk başta olmak üzere her türlü sefaletin kol gezdiği ikinci dünya savaşı yıllarında 12 yaşında bir çocuk hâfızın bu cesaret
ve azmini ancak bir potansiyel Oflu Hoca gösterebilir.


Oflu Hocaların Müsbet İlim Çabaları

Oflu Hocalar sadece klasik İslam ilimlerinin yanında görev yaptıkları bölgelerde kimi zaman halkı aydınlatmanın da sembolü
olmuşlardır. Bu konuda bizzat dinlediğim bir hatıra şöyledir:

“İkinci dünya savaşı sırasında Rus ordusuna subay olarak katılıp bir süre Almanlara karşı savaştıktan sonra batıya iltica eden Kırım
asıllı bir zatın oğlu anlatmıştı: Babam, zorlu harp yıllarında cepheden cepheye koşarak çok kötü günler geçirdi. Savaşın ortalarında
batıya iltica ettiğinde uzun süre vatansız dolaştı. İltica isteği birçok ülke tarafından geri çevrildi. Güç bela Ürdün tarafından verilen kabul
üzerine yaklaşık on yıl kadar bu ülkede yaşadı. Daha sonra 1950’lerde Türkiye tarafından iltica talebi kabul edilerek Eskişehir’e
yerleştirildi. Doğduğum bu ildeki çocukluğum esnasında kendisinin Kırım’da geçirdiği çocukluk dönemine ilişkin hatıralarını anlatırken
Oflu hocalardan bahsederdi. Babamdan öğrendiğime göre bu hocalar sadece dini bilgiler vermekle kalmayıp matematik, geometri gibi
temel derslere ait bilgileri de çocuklara öğretirlermiş. Örneğin babam bir saman balyasında ya da koni biçimindeki bir ot yığınının ne
kadar hacme sahip olduğunu bu hocaların öğrettiği hesap yöntemleriyle öğrendiğini ve bu konudaki bilgilerinin hala hafızasında taze
olduğunu anlatmıştı. Dolayısıyla bu hocalardan sadece dini bilgiler değil, hayatın zorluklarını aşmada gerekli olan temel bilgileri de
edindiğini ve kendilerini hayırla yadettiğini anlatırdı.” [39]

Kars’ın merkeze bağlı Büyükdikme köyünden emekli bir öğretmen anlatıyor:

“Bizim köyümüzde halkın dinî hassasiyetleri oldukça güçlüdür. Köyümüzün hem eğitim hem de kültürel-ekonomik seviyesi diğer
köylerden hissedilir derecede farklıdır. Bunda da köyümüzde uzun süre ve istikrarlı bir şekilde görev yapan bir Oflu hocanın insanların
ufkunu açma ve onlara olumlu telkinlerde bulunmasının büyük katkısı bulunmaktadır. Köyümüz hem muhafazakâr, değerlerine sahip,
hem de dini hassasiyet konusunda oldukça ileri düzeydedir. Nedeni de şudur: Bundan yıllar önce belki elli yıl kadar önce köyümüze
yerleşerek adeta içimizden birisi haline gelen Oflu bir hoca.. Kendi çocuklarının hepsine üniversite tahsili yaptırdığı gibi, köyümüzün
bütün gençlerini okutmuş, köyün bütün halkını eğitmiş, kendilerine temel dini bilgileri, kuran surelerini ezberletmiştir. Ayrıca köy
gençlerinin tahsil görmeleri ve meslek sahibi olmaları konusunda herkesin üzerinde emeği olmuştur.” [40]


Oflu Hocanın Of Kasidesi

Oflu hocaların aynı zamanda şiire yatkınlıkları ve bunları kaleme döktüğü de olmuştur. İşte onlardan bir örnek Of’un Çufaruksa
köyünde müderrislik yapan Şinek’li Bakkalzade İsmail Hakkı Efendi’nin Of Kasidesi’dir:
“İsm-i Hüdadır tezkâr-ı daim, her şâm-u seher merdanı Of’un,
İlmi ziyade, Fehmi ziyade, aklı ziyade insanı Of’un,
Takvası gayet, zühdü begayet, bulmaz nihayet irfanı Of’un,
Ekser-i azam dânâsı anın, anka misali nâdânı Of’un,
Aşkın şarabın nûş eyleyince, ebed ayılmaz mestanı Of’un
Şark ile garbda daim okunur, izz-ü şerefle destanı Of’un,
Şeyh-u şebabı ashab-ı iffet, irfana rağıp vildanı Of’un,
Ehl-i ibadet, raki’u-sacid, ehl-i mesacid erkânı Of’un,
Ehl-i haya-u hem ehl-i tevhid, ehl-i hivaptır nisvanı Of’un
Siretleri hep ehl-i salahtır, İslam’a geldi şeytanı Of’un,
Elde şeriat, dilde tarikat, tevhidle meşgul şübbanı Of’un,
Nice telamiz, nice esatiz, tedris iledir devranı Of’un,
Her köşesinde bir şeyh-i kamil, halk eylemiş Rahmanı Of’un,
Fazlında zahir, her fende mahir, havi’l-mefahir büldanı Of’un,
Hakkı bu halkın adatı meşru, hakka mutabık irfanı Of’un,
Müstef’ilatün müstef’ilatün, recez müremmel divanı Of’un.”[41]

Kaside’nin bugünkü dile aktarımı şöyledir:
“Of’un yiğitleri sabah akşam Allah’ın adını zikrederler.
Of’un insanın ilmi de, anlayışı da, aklı da çoktur.
Oflunun dindarlığı da, zahidliği de, irfanı da sınırsızdır.
Of’un büyük ekseriyeti alimdir, cahilleri ise yok denecek kadar azdır.
Of’un (hak şarabıyla) kendinden geçmiş olanları, ilahi aşkın şarabından tadınca bir daha ayılmak bilmezler.
Of’un destanı dünyanın dört bir tarafında her zaman onur ve şerefle okunur.
Of’un yaşlısı da genci de iffetlerine düşkün olup, çocukları da ilim irfana can atarlar.
Of’un ileri gelenleri de ibadet ehli, namazında niyazında kişilerdir.
Of’un hanımları da hem hayalı, hem tesettürlü ve hem de tevhid ehli hatunlardır.
Oflular davranışları açısından doğru v edürüst insanlardır. (Öyle ki) Of’un şeytanı bile Müslüman olmuştur.
İslam hem pratik yönüyle, hem de derunî (kalbi, tasavvufi) boyutuyla gönüllerde yer etmiş olup, Of’un gençleri tevhidle meşgul olurlar.
Pek çok öğrenci ve pek çok üstadın bulunduğu of’un hayat düzeni eğitim-öğretim üzerine oturmuştur.
Allah’ın izniyle Of’un her köşesinde bir hakaki/manevi önder var olagelmiştir.
Her bir beldesiyle Of, fazileti aşikar, her alanda maharetli ve çok sayıda meziyeti bünyesinde barındıran bir yapıyı arzetmektedir.
Hakkı, bu Of halkının adetleri İslamî olup, onların kültürel yapıları da hakka uygundur.
Of’un bu divanı ‘müstef’ilatün’ vezinli, recez ve remilli bir şiirdir.”


Oflu Hocanın Anlatımının Mübalağalandırılması

Önce ironi şablonuna oturtulan, sonra da bu ironi içerisinde olabildiğince mübalâğalandırılan Oflu hocaların anlatım tarzı giderek
mecrasından saptırılmaktadır. Oflu Hocaların vaazlarını başkaları anlatırken o derece mübalağalandırırlar ki, onların söylememiş
olduklarını söylemişçesine inandırırlar dinleyenleri. Osman Düzenli, babası Hemdi Hoca’nın vaazlarını nakleden bazılarının (babası
vaazda söylememesine rağmen) Hamdi Hoca’nın yerel ağız ve kavramlarla “Peşko’ya yanacasunuz, manca kibi kaynayacasunuz![42]”
dediğini de söylüyor.

Oflu hocaya nisbet edilerek mübalâğalandırılıp anlatılan Hz. Yusuf’un kuyuya atılması hadisesinden bir anekdot ise şöyle anlatılıyor:

Hoca anlatıyor: “Pi kûn kardaşlari Hazreti Yusuf’i atiler kuyiya. Yusuf tuşti kuyiya. Hazreti Yakup’un oğli idi Yusuf. O da peyğamber.
O kuyiya ikan pi kervan keldi. Kuyinun kenarina konakladi. Su alacakler kuyidan. Kofayi atiler kuyiya. Pi da paktiler kuyidan pi ses
keluyi. Kuyidan pağirdi Yusuf: - Olaaaa, tedi, ses verdi yokari. Olar da paktiler aşağa pi adam var. Tediler: Kimsun ola? Oda tedi:
Yusuf. Tediler: Yusuf da hangi Yusuf? Ola tedi Hazret-i Yusuf, Hazret-i Yusuf taha, anlamayi misunuz?”[43]

Her ne kadar mübalâğalı da olsa anlatılan bu tür kıssalar, hadiseyi yerel ağızla halka mal etmede etkileyici bir usûldür. Yörede asla
yadırganmayan, aksine takdir edilen Oflu Hoca üslubu, cemaate anlayacakları dil ve üslupla hitap etmenin mükemmel
örneklerindendir aslında.


Hazır Cevaplığı ve Nüktedanlığı

Oflu Hocaların nasıl ince ve rafine bir zekaya ve muhataplarının maksadını bir anda kavrayıcı bir zihin berraklığına sahip olduklarına
örnek iki olayı anlatmak yerinde olur.

Of’un meşhur Hocalarından, Diyanet işleri Müfettişi renkli kişiliğiyle meşhur Kondu’lu Cansız Mustafa Efendi, namazın nasıl bir
vazgeçilemez önemli ibadet olduğuna kendisinden bir uç örnek veriyor. Osman Düzenli anlatıyor:

“Kondu’li Çansuz Mustafa Efendi yedi vilayetun da mufettişi idi. Kiderdi çikardi Trabzon meydan çamesine vaiz ederdi. Ederdi da
enerdi. Nemazi kilmadan çikar kiderdi. Pi tanesi yakaladi oni. Tedi ki: Hoca sen vaiz edeyisun, pize nemazun ne kadar muhim ibadet
olduğini anlatuyisun ama nemaz kılmadan çiku kideyisun. Tedi oğa Çansız Mustafa Efendi: Oyle mi? Pen tedi, pir vakıt nemaz içun
seksen pin sene yanmayi kabul edeyirum, sen da kabul edersan kılma! Ama peki da eve kider kilardi!”[44]

Gene Kondu’lu Cansız Mustafa Efendi Kondu’ya gelen bir Hakim’le Visir (Gülen) köyüne keşfe çıkarlar. Osman Düzenli anlatıyor:

“Kondu’ya pi Hakim varidi. Çansuz Mustafa Efendi’lan pizum köye keşfe keluyiler. Keldiler horom tüzine oturdiler. Tarla var oraya.
Hakim pakti ki oraya ahpinlar serilmiş. Oraya ekilenler pitecek, peyuyecekler da insanlar yeyecekler olari. Hakim talga keçmek istedi.
Tedi ki Mustafa Efendi’ye: Yahu habundan olan şeyler yeyilur mi? Pilmem ne yersunuz, olur mi oyle şey?Çansuz Mustafa Efendi
tediğa: ‘Pi kâğet versana pağa.’ Tedi Hakim: ‘Na yapacasun kâğedi?’ Tedi Mustafa Efendi: ‘Hesap edeceğum, yazacağum oraya, kaç
senedur purayasun, ne kadar yemişsun ondan, oni hesap edeceğum. Oyla laf ustasi idi da Çansuz Mustafa Efendi.[45]”

Kondu’lu Cansız Mustafa Efendiye bir gün birisi gelip bir soru sorar. -“Hocam, evde otururken anamun ve bobamun mezarina kitmeden
okusam onun ruhina kider mi?” Mustafa Efendi’nin sıkıntılı olduğu bir zamanda sorulan bu soruya cevap verir: “Pen senun anana
pobana purdan soğsem kider mi?” Soruyu soran adam sinirlenir ve “kitmez” der. Bunun üzerine Mustafa Efendi “Oyle isa o da kitmez”
der.[46]

Şinek’li Raif Korkmaz Hoca’nın Çanakkale Müftülüğü sırasında yaptığı vaazlardan dolayı birisi Hocayı “Hoca şöyle şöyle sözler
sarfetti” diye şikayet eder, hakkında dava açılır. Dava günü, Hakim Raif Hoca’ya sorar:
- “Hocam bu sözleri sen mi sarfettin?”
Raif Hoca cevap verir:
- “Bu sozleri ben mi sarfettum, yoksa hau karşımdaki adam mi pağa sarfetturdi oni pilemeyirum”[47]

Diğer taraftan dinin günlük hayattaki baskın rolü yalnızca hocalar eliyle göstermez kendini. Oflu Hoca dışında “Oflu”nun da yaşama
çerçevelerinden en önemlisidir o. Aşağıdaki yaşanmış olay bu meseleye güzel bir örnektir: Çaykara’nın Ataköy (Şinek) beldesinde
Doksar lâkaplı zâtın İlhan ve Fikret isimli iki oğlu vardır. O yıllarda birisi 15 diğeri 17 yaşlarında. Evde oynarlarken Fikret bir yaramazlık
yapar. İlhan da Fikret’e bir tokat atar. Fikret avazı çıktığı kadar bağırır ki babası duysun. Babaları duyar ve onların bulunduğu odanın
kapısına doğru gelirken İlhan kaçabilir miyim diye bakar. Birden babasını görür ve kaçamayacağını anlayınca kapıyı kapatıp içeri
döner. Hemen seccadeyi serer ve Allahu Ekber deyip tekbir alarak ellerini bağlar, namaza başlar. Babası kapıyı açıp bakar ki İlhan
kıbleye dönmüş namaz kılıyor. Bunun üzerine der ki: “-Ola İlhan, aptesun yok bilûyirum. Kıbleyi da tam tutturamadun. Fakat Allaha
siğindun, affedeyurum seni[48]”


IV. SON VERİRKEN..

Oflu Hoca’nın istikamet sahibi tavizsiz tavrı, kişilik oluşumunu işaret eden bir yol göstericilik bütün bu aktardıklarımızdan elde edilecek
en önemli sonuçtur.

Oflu Hoca, gelenekten kopmadan, kendiliğinden, o geleneği kendine özgü, doğal bir şekilde halk diliyle, diyalektiyle aktaran ve
meseleleri, olayları anlatan bir muhteva kuşatıcılığına sahiptir. Şeklin değil muhtevanın kaygısını taşır Oflu Hoca. Onun için de zarfın
değil mazrufun kaygısını taşır. Bu bakımdan Oflu Hocayı uzaktan algılayan dar ironi/mizah çemberinden dışarı çıkamayan flu bakış
onu anlatmaktan, tanımaktan uzaktır.

Yakın tarihten ve günümüzden vermiş olduğumuz örnekler Ofli Hoca damarının (önemli oranda daralsa da) tıkanmadığını, halen
yaşadığını gösteriyor.

Bir Karadeniz türküsündeki;
“Derin hocalar çıkar / Of ile Çaykara’dan,
Allah’um ayirmasun / Pizi muslimanluktan!”a eşlik ederek, her türlü bulaşıcı kötü tesirlere rağmen bu damarın hayatiyeti devam etmeli
diye düşünüyorum.

Evet… Mizah malzemesi haline getirilmiş, ironi şablonuna sıkıştırılan Oflu Hocayı bir de yukarıdaki perspektiften tanımanın/okumanın
daha doğru olacağını söylesem, ne dersiniz?

· Yazar-Araştırmacı.
· Amerika’lı Osmanlı Tarihçisi, Princeton Üniversitesi öğretim üyelerinden "Trabzon Şehrinin İslamlaşma ve Türkleşmesi (1461-1583)"
adlı kitabın yazarı (B.Ü. Yayınevi, 2005) Prof. Heath W. Lowry ile 21 Mart 2001 tarihinde (İ. Hacıfettahoğlu, U. Saran, H. Albayrak ve
A. Mesut Düzenli’nin de bulunduğu) Ankara’da yaptığımız sohbetten.
[1] Nihat Genç, Ofli Hoca / Şeriatta Ayıp Yoktur, İletişim Yayınları, Mayıs 2005, İstanbul. Kitabın İletişim yayınlarından çıkan 9.
baskısının internet sayfasındaki özet tanıtımı en hafif deyimle saptırma ve Of’lu Hocaya hakarettir: (Nihat Genç’in “bir belden yukarii,
bir belden aşağii” anlatıp duran meşhur Ofli Hoca’sından unutulmaz vaazlar, seçme sohbetler. Kadın-erkek ilişkilerinden “Çorum’dan
adam çıkmaz” meselesine, özel televizyonlardan Amerikalı Müslümanlara, “Nataşa” sektöründen trafik sorununa, kara fırın
ekmeğinden ağır kahve şakalarına... Ofli Hoca’da çene düşük, laf çok; Nihat Genç’te mizah “ince”... http://www.iletisim.com.tr/) Bu
Of’lu Hoca kurgusunun/tanıtımının, bizim çizmeye çalıştığımız Oflu Hoca portresiyle asla bir araya getirilemeyecek, taban tabana zıt
olduğunu belirtir, okuyucunun ilgisine/dikkatine sunarız.
[2] Michael E.Meeker, İmparatorluktan Gelen Bir Ulus, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2005, s. 65. Meeker’ın bu kitabı
Of ve yöresindeki dini hayat hakkında önemli analitik bilgiler veren bir çalışmadır.
[3] Bknz. Trabzon’un fethinden sonra düzenlenen ilk belgesel kayıt olan II. Beyazıt dönemi 1486 tarihli Tahrir Defteri
[4] H.921 (M. 1515) tarihli Yavuz Sultan Selim dönemine ait Trabzon Livası Mufassal Tahrir Defteri Of Kazası/Visir köyü kayıtları.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi, TD No: 52 (Of ve köyleri s.352-411)
[5] Heath W.Lowry, Trabzon Şehrinin İslamlaşma ve Türkleşmesi 1461-1583, Birinci Baskı, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, İstanbul,
1981 (İkinci Baskı: İstanbul, 1998).
[6] Osman Düzenli (74) ile Dernekpazarı/Gülen (Visir) köyünde Ağustos 2001’de yaptığımız sohbetten.
[7] Ali Kemal Saran (74)’ın henüz yayınlanmamış, bir taşra müftüsünün medrese öğrenciliği ve görev hatıralarını anlatan Omuzunda
Hemence isimli kitabından.
[8] Michael E.Meeker, a.g.e., s. 65.
[9] Michael E.Meeker, a.g.e., s. 65.
[10] Michael E.Meeker, a.g.e., s. 89.
[11] Ali Kemal Saran (74)’ın henüz yayınlanmamış, bir taşra müftüsünün medrese öğrenciliği ve görev hatıralarını anlatan Omuzunda
Hemence isimli kitabından.
[12] Sadık Albayrak, “1914 yılında Trabzon Medreseleri ve Çaykara’da ilmi Hayat”, Çaykara’nın Manevi ve Kültürel Değerleri
Sempozyumu-I (16-19 Temmuz 2002, Çaykara), Bildiriler Kitabı, s. 302-316.
[13] Sadık Albayrak, a.g.m. s. 306-309
[14] Osman Düzenli (74), Gülen (Visir) köyünde Ağustos 2006’da yaptığımız sohbetten.
[15] Osman Düzenli (74), Gülen (Visir) köyünde Ağustos 2006’da yaptığımız sohbetten.
[16] Osman Düzenli (74), Gülen (Visir) köyünde Ağustos 2006’da yaptığımız sohbetten.
[17] Şakir Şevket, Trabzon Tarihi, İsmail Hacıfettahoğlu (Haz.), Trabzon Belediyesi Kültür Yayınları, Trabzon, 2001, s. 98.
[18] Babasından aktararak anlatan: Halil İbrahim Düzenli (27), Ağustos 2006 Sultan Murat/Eğrisu yaylasında yaptığımız sohbetten.
[19] Anlatan: Şeref Malkoç, Ağustos 2006 Sultan Murat/Eğrisu yaylasında yaptığımız sohbetten.
[20] Anlatan: Şeref Malkoç, adı geçen sohbetten.
[21] Anlatan: Şeref Malkoç, adı geçen sohbetten.
[22] Anlatan: Şeref Malkoç, adı geçen sohbetten.
[23] Anlatan: M. U. Saran, adı geçen sohbetten.
[24] E. Edebiyat Öğretmeni Hikmet Yıldırım’la Ankara’da yaptığımız sohbetten (2.9.2006).
[25] Çuhnis olmak: Yanmak. Ateşte veya soba üzerinde yemeğin yanması. Tencerenin dibinin tutması.
[26] Hafız Osman Düzenli (74), 17 Ağustos 2006’da Gülen (Visir) köyündeki sohbetimizden.
[27] Mehmet Akif Ersoy, Safahat (Altıncı Kitap-Âsım), İnkılâp Kitabevi, 5. baskı, İstanbul 1958, s. 413-416.
[28] Tafsilatlı bilgi için bknz.: Ali Birinci, “19. Asırda bir Kadızade, Oflu Hoca Mehmet Emin Efendi ve Yasaklanan Duhan Reddiyesi”,
Tarih Yolunda, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2001, s. 258-267. Prof. Dr. Ali Birinci’ye Oflu Hoca tipolojisi ile ilgili yazı hazırlıyorum
dediğimde, Mehmet Emin Efendi’yi hatırlattığı için, özellikle de bahsi geçen kitabına konu ettiğinden müteşekkirim.
[29] Ali Birinci, a.g.m., s. 263
[30] Ali Birinci, a.g.m., s. 267; Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya, c. 5, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 2006, s. 285-286.
[31] Engin Kaban, Hasan Rami Efendi ve Çaykara Sosyo-Kültürel Hayatına Etkileri, Uludağ Ün., Sosyal Bilimler Enstitüsü,
Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Bursa, 1997, s. 24.
[32] Geniş Bilgi için bakınız: Sadık Albayrak, Yürüyenler ve Sürünenler, Medrese Yayınevi, İstanbul 1979, s. 185-188
[33] Ayrıntılı bilgi için bknz.: Mehmet Günaydın, Karadeniz Güneşi Reîsü’l-Kurra Mehmet Rüştü Aşıkkutlu’nun Hayatı ve Din Eğitimine
Katkıları, Kendi Yayını, Kahramanmaraş, 2004.
[34] Osman Düzenli ile Ağustos 2006’da Visir (Gülen) köyünde yaptığımız sohbetten.
[35] Ayrıntılı bilgi için bknz. Engin Kaban, a.g.e.
[36] Engin Kaban, a.g.e.
[37] Remezanluk: Ramazan ayında Of haricinde Anadolu’nun başka şehirlerinde imamlık yapmak ve mukabele okumak için gitmeye
remezanluk denirdi.
[38] Hafız Osman Düzenli (74), 17 Ağustos 2006 tarihinde Gülen (Visir) köyündeki sohbetimizden.
[39] Rıza M.’den aktaran: M. U. Saran, 07.08.2006’da Çaykara/Eğrisu yaylasında yaptığımız sohbetten.
[40] Anlatan: M. U.Saran, 07.08.2006’da Çaykara/Eğrisu yaylasında yaptığımız sohbetten.
[41] Sadık Albayrak, a.g.m., s. 314-316.
[42] Peşko: Soba. Manca: Çorba
[43] Anlatan: H.İbrahim Düzenli (27), Visir (Gülen) köyü, 08.08. 2006.
[44] Osman Düzenli ile Ağustos 2006’da Visir (Gülen) köyünde yaptığımız sohbetten.
[45] Osman Düzenli ile Ağustos 2006’da Visir (Gülen) köyünde yaptığımız sohbetten.
[46] Anlatan: Ataköy (Şinek)’lü E. Edebiyat Öğretmeni Hikmet Yıldırım, Ağustos 2006, Ankara.
[47] Anlatan: E. Edebiyat Öğretmeni Hikmet Yıldırım, 02.09.2006, Ankara.
[48] Anlatan: E. Edebiyat Öğretmeni Hikmet Yıldırım, Ağustos 2006, Ankara.
zaman: 03:08 0 yorum
Etiketler: ŞEHİR YAZILARI
ATEŞİN YAKMADIĞI KADIN: FADİME
(Bu yazı, Heyamola Yayınları arasında Ekim 2007 yılında çıkan "Fadime Kimdir" isimli kitapta yayınlanmıştır.)

Doğu Karadeniz örneğinde
ATEŞİN YAKMADIĞI KADIN: FADİME

YAHYA DÜZENLİ*

“Trabzon’da, oranın iç ve has madeni olarak öyle som ve berrak bir halkaya rastladım ki, su yatağında cilâlı taş ararken elmas
bulmuşçasına şaşırdım. Trabzon’da, yanaklarımın üzerinden geçen dudaklar yüzümü yaraladı ve bana oradan beklediğim ve
umduğumun çok fazlasını verdi.”

Necip Fazıl (1001 Çerçeve)

“..kılarduk yatsi nemazini, kice yarilarina kadar forotiko tokurduk. Sora da yatarduk. Sabah olurdi, kalkarduk. Kılarduk nemazi,
yemeğumuzi yerduk, hayde çayir kesmeğe. Oniki horomdan[1] bir yuk arkama, çecuk kucağuma alurdum köye kelurdum. 50-60 kilo
yukum olurdi...”

Ayazoğulları’ndan Hanife D. (72)



Necip Fazıl’ın ünlü Deniz[2] isimli hikâyesi, “Karadeniz’in sahil köylerinden birinde, etrafını çılgın dalgaların dolandığı bir kaya üzerinde,
saçları vantilâtöre takılı kâğıt şeritler gibi uçan genç bir kadın”ın denize doğru “-Deniz, deniz, tuzlu deniz, acı deniz! Ne yaptın
küçüğümü? Erimi neyledin?” diye başlar. Bu hikâyedeki Doğu Karadeniz kadını, Necip Fazıl gibi bir büyük şair/edebiyat adamının
dikkatini çekmiş ve onu hikâyesinin kahramanı yapacak kadar etkilemiştir. Necip Fazıl’ın bu hikâyesi Doğu Karadeniz kadınındaki
içliliğin, hüznün, elemin, yürek yangınının edebiyatımıza yansımış en önemli örneklerinden birisidir.

Necip Fazıl’ın 1934 yılında Trabzon’dayken yazdığı Bu Yağmur adlı şiirinden 33 yıl sonra kaleme aldığı Deniz isimli hikâyesinin hem
mekânı hem de kahramanı/öznesi Doğu Karadeniz’dedir. Öyle bir özne ki, Doğu Karadeniz’in yalçın coğrafyasında, her şeyin ‘insan
emeği’ne bağlı olduğu günlük hayat şartlarının çetinliği içerisinde, yaşadığı coğrafya üzerindeki hayatın yükünü büyük ölçüde
üstlenen/taşıyan fakat bu ağırlık altında içsel gerçekliği ilk anda görünmeyen Karadeniz kadınının derinliğini ortaya koyan bir gizli
özne...

Bu yazımıza, şairin Deniz isimli hikâyesinden bir alıntıyla başlamamız, hikâyeye konu Doğu Karadeniz kadınındaki derinliğin Necip
Fazıl gibi bir edebiyat devinde karşılığını bulmasının oldukça anlamlı olmasındandır. Necip Fazıl bu hikâyesinde bugüne kadar hiçbir
edebî esere konu olmayan Doğu Karadeniz’in vefa ve cefa sembolü kadınını öyle bir derinden kavrar, yakalar ve resmeder ki, onun
dilinde bu kadın âdeta efsanevî bir varlığa dönüşür. Bu abartılı bir anlatım değil, Doğu Karadeniz kadınındaki derinliğin bir edebiyat
adamının/hikâyecinin kaleminden tasviridir.

Necip Fazıl’ın Karadeniz kadınını en derin ruh damarından yakalayan hikâyesinin bugüne kadar Karadeniz kültür tarihçilerince fark
edilmemesi/bilinmemesi (eğer bir kasıt yoksa) vahîm bir gözden kaçırmadır/atlamadır.

Kadın; her büyük şair/düşünür gibi Necip Fazıl’da da önemli bir semboldür ve meseledir. Çözülmesi gereken bir yumak, kendi
kendisini aşan bir manaya işaret eden vasıtadır. Necip Fazıl başta Çile isimli şiir kitabının Kadın bölümündeki şiirleri olmak üzere diğer
eserlerinde, özellikle de Aynadaki Yalan isimli romanında, kadını bütün ruhuyla ele alır. Bu yazımızın konusu Necip Fazıl’ın Deniz
hikayesindeki Karadeniz kadınıyla sınırlı olduğundan sadece kadına ilişkin Necip Fazıl’ın temel düşüncelerinden birkaç detay vermekle
yetineceğiz.

Kadını öyle derin ruh kanatlarından yakalar ki Necip Fazıl; “kuvvetli kadının ikiye böldüğü ve kendi kendisiyle ihtilafa düşürdüğü erkek.”
tesbitini yapar ve kadını idealize eder: “Kadın bir fikirdir; heykelleşmiş ve erkeğin mukabili cinsiyete bürünmüş ulvi bir fikir...”[3]
Sonunda şu soruyu sorar: “Hani o kadın?”[4]

İşte Necip Fazıl’ın kadına ilişkin “hani o kadın?” sorusuna Deniz hikâyesindeki Doğu Karadeniz kadınıyla (bütünüyle olmasa da) gene
kendisinin cevap verdiğini düşünüyorum.

Kadına ilişkin bütün tanımlamalara, mana kuşatmalarına rağmen kadın, Necip Fazıl’da gene de müthiş bir fenomendir.

Hikâyede adı her ne kadar “Satılmış’ın Zeynep” de olsa ve Üstad’ın hikâyesinde Trabzon ağzıyla “erkişimi ne ettun?” yerine “erimi
neyledin?” şeklinde yaşasa da aslında o “Huseyin’un veya Hemdi’nun veya Husni’nun Fadime”dir. Bu Fadime (Zeynep) denize doğru
haykırmaya devam eder: “-Deniz, deniz, tuzlu deniz, acı deniz!”… Onu gören köylüler aralarında konuşur:

“-Köyün en güzel kızıydı Zeynep… Halâ öyle değil mi? Aklını bozduktan sonra değişti. Kocasının yelkenlisini açıklarda devirdikten
sonra bu kayanın üzerinden 8 yaşındaki kızını da alıveren deniz onu çıldırttı.”

Fadime (Zeynep), kayanın üstünde çığlık koparır:

“-Kızlığımda, beni dört bucaktan istemeye gelenlere ‘ben denizin nişanlısıyım, kimseye varmam!’ derdim. Cilvemi doğruladın! Sana
hainlik ederek aldığım kocamı boğduktan sonra kızımı da bu kayanın üstünden çekip götürüverdin! İşte seninle, karşı karşıya
yapayalnız kaldık! Ne yapacaksan yap!”

“Hiç kimseye varmayan, herkesten kaçan Zeynep, yalnız denizle içli dışlıydı. Gündüzleri kıyıda bir taşın üstüne oturup ayaklarını suya
sokarak, saatlerce kalır, kumlardaki cilalı taşlara dalardı. Geceleri de, Temmuz sıcağında, el ayak çekildikten sonra izbe bir köşe
bulur, oradan denize girerdi. Kocası, onu, mehtaplı bir gecede, denizden çalıp kaçırdı. Yelkenlisine aldı götürdü. Evlendiler. Kız
17’sindeydi. 9 yıl geçti. Yazları hiç çıkmazdı tekneden… Nihayet 3 ay önce…”

Hikâyenin devamında Fadime (Zeynep) parmaklarıyla denizi avuçlamak isteyen bir hareket yapar:

“-Seni kızlığımdan beri, çivit gözlü, sinirli bir Karadeniz delikanlısına benzetiyorum! Kahpeliğini de sevgine vererek bağışlıyorum! Eğer
kocamı ve kızımı beni sevdiğin için aldınsa Zeyneb’i nasıl bırakırsın? ….”

Köylüler, uzaktan, bir kibrit çöpü gibi görünen Fadime (Zeynep)’nin birdenbire kaybolduğuna dikkat ettiler:

“- Ne o, kendisini suya mı attı?
- Belli değil; yoksa onu deniz mi aldı?

Necip Fazıl, hikâyesini şöyle bitirir:

“Fadime (Zeynep)’nin, tam o anda kayada patlayan bir dalganın içindeki iki kol tarafından mı çekildiği, yoksa kendi isteğiyle mi bu
kollara atıldığı meçhul kaldı.”

Necip Fazıl’da iz bırakan, hikâye kahramanı olacak kadar derin ve içli, bir o kadar da denizin aldığı erkeğine tutkun, yavrusuna vurgun
ve onların peşinden kendisini feda edecek, ölüme atacak kadar vefanın en uç örneğini sergileyen Karadeniz kadını…

Seslenir denize Zeynep: “Eğer kocamı ve kızımı beni sevdiğin için aldınsa Zeyneb’i nasıl bırakırsın? ….”

Bir Doğu Karadeniz kadınının kalbinin derinliklerinden diline dökülen ne müthiş bir “tutku”nun ifadesidir bu?

Necip Fazıl bu hikayesinde Doğu Karadeniz Kadınının ruh röntgenini verirken, belki de kendi tasavvurundaki ideal kadından izleri Doğu
Karadeniz kadınında görür. Çünkü Necip Fazıl’ın çeşitli eserlerinde konu ile alâkalı olarak ele aldığı kadın, bir ruh imajı olarak Deniz
hikayesine de yansır.

Necip Fazıl’ın “Karadeniz sahil köylerinden birinde” diye başladığı bu hikâyedeki Doğu Karadeniz kadını, aslında halen Of’un veya
Çaykara’nın veya Sürmene’nin, Vakfıkebir’in, Maçka’nın veya Tonya’nın bilmem hangi köyünde son örnekleriyle yaşayan Ayşe’dir,
Reyhan’dır, Havva’dır, Hanife’dir, Şehriye’dir, Huriye’dir... Kitabımızın konusuna uygun bir ad koyalım: Fadime’dir..

Fadime... Doğu Karadeniz’in sembol kadını..

Edebiyatımızın önemli ismi Necip Fazıl’ı bile derinden etkileyen Doğu Karadeniz Kadının “ruh asilliği”nin kökünü (gene Necip Fazıl’ın
deyimiyle) “derin ve ince Fatıma”da bulduğunu söyleyebiliriz.

Fadime adının tüm Doğu Karadeniz kadınlığının sembol ismi olarak öne çıkması oldukça anlamlıdır. Sıradan bir isimlendirme değildir
Fadime. Bugün doğu karadenizde birçok klâsik ismin artık çocuklara konulmamasının yanında Fatma/Fadime ismi konulmakta, bu
gelenek sürdürülmektedir. Bilindiği gibi, Fadime, Peygamberimizin sevgili kızı Fatıma’nın Karadeniz ağzında söyleniş biçimidir. O ki,
Necip Fazıl’ın deyimiyle “Derin ve İnce Fâtıma”. “Fatm” Arapça’da kesmek manasına… Fâtıma; kendisi ve soyu cehennem ateşinden
kesilmiş… Konumuz, etimoloji olmadığı için burada sadece tanımla yetiniyoruz. Doğu Karadeniz kadınlığının Fadime ismiyle öne
çıkışı böyle bir derinlik ve inceliğin yansıması mıdır? Bilemiyorum, ancak bundan önemli derecede pay sahibi olduğu şüphesizdir.
Veya Fadime adının bugün bile oldukça yaygın bir şekilde konulmasının sebebi acaba peygamber ve ehl-i beyt[5] sevgi ve saygısının
derin ve ince saygının bir ifadesi midir? Şüphesiz...

Fadime; doğu karadenizde eski deyimle “ismiyle müsemma”[6] bir kadınlık örneği olarak yaşamını sürdürmektedir.

Konuyu isme bağlı etimolojik alanda yaygınlaştırmadan, Doğu
Karadeniz’in/Trabzon’un/Of’un/Çayka-ra’nın/Sürmene’nin/Vakfıkebir’in/Tonya’nın, vs. bir orman köyünde yaşayan Fadime’sini aktüel
kesitler halinde anlamaya, anlamlandırmaya çalışalım.

Trabzon’un iç kısmındaki köylere bugün yol ve elektrik ulaşsa da coğrafî özelliğinden dolayı hayat şartları büyük ölçüde gene insan
emeğine bağlıdır. Bu coğrafyada yaşayanların aşağıda anlatacağım kesitler halinde bizzat yaşadıklarını anlattıkları olaylara
baktığımızda; 1930’lu yıllardan 2000’li yıllara kadar uzanan 70 yıllık bir süreçte Doğu Karadeniz/Trabzon kadınının yüklendiği görevlerin
ağırlığında pek bir değişikliğin olmadığı görülecektir. O; dün olduğu gibi bugün de, belki yarın da bu meşakkatli hayatı hiçbir şikayette
bulunmadan, mistik bir eda içerisinde yaşamakta/yaşayacaktır.

Tıpkı Çin İmparatorunun Çin alfabesiyle ilgili “siz bu harfleri insanlarınıza nasıl öğretiyorsunuz?” sorusuna verdiği “benim halkım bu
harfleri öğrenirken sabrı öğreniyor!” cevapta olduğu gibi Doğu Karadeniz’in coğrafi tabiatı, oldukça sert ve haşin şartları aslında Doğu
Karadeniz insanına tahammülü, sabrı telkin eder. İnsanın ruh yatağında gizli sabırsızlığı, tahammülsüzlüğü kontrol altına almasını
sağlar. İşte bu muhteşem tahammülü, müheykel (heykelleşmiş) sabrı Doğu Karadeniz kadınında görüyoruz. Bir diğer ifadeyle coğrafî
şartlar Doğu Karadeniz erkeğine asabi, sert ve keskin yansımasına karşılık; Doğu Karadeniz kadınına bu şartlar sabır, munislik,
mahcubiyet ve şefkat olarak yansır. Yani her iki yansıyış biçiminde de birbirinin simetriği halinde şartlarıyla bütünleşmiş Doğu
Karadeniz insanı vardır.

“Toplayın eşyamı işim acele” mısrasını yazan Necip Fazıl gibi bir fikir ve şiir sabırsızını bile teskin edecek ve kendisini bu yönüyle
sevdirecek[7] bir coğrafyaya sahiptir Doğu Karadeniz. İşte bu coğrafyanın emekçisidir, ustasıdır, terbiye edicisidir, Doğu Karadeniz
kadını.. Coğrafyasından şikayet etmez, onunla savaşmaz, onu işlenmesi gereken, yaratıcının bir emaneti, bereket vesilesi görür ve
şartların gereğini yapar.

Temel’in rasyonel bir espri malzemesi olmasının çok ötesinde Fadime; yaşayan, muhkem bir gerçekliktir. Öyle bir gerçeklik ki;
doğduğu andan itibaren Doğu Karadeniz’deki günlük hayatın zor şartlarına intibak etme, o şartlarla mücadelesi başlar. “Doğduğu
andan itibaren..” , çünkü anası erkenden ahırdaki sığırların bakımını yapmak, sonra da mevsim ihtiyaçlarına göre tarlada çalışmak
üzere evden çıkmadan önce, O’nu emzirip beşiğe sıkı sıkıya sarıp-sarmalayıp, acıkıp ağladığında, beşiğin üzerinde ince bir bezin
içerisine koyup ağzına doğru sarkıttığı kesme şekeri emmeye başlamasıyla, hayata adım atar. Anası da aynı süreçten geçmiştir,
babaannesi de. Annesi, tarladaki çalışmaya “nemaz arasi” verip, biraz dinlenmek ve bu arada öğle yemeğini hem hazırlamak hem de
evin ihtiyaçlarını karşılamak üzere eve geldiğinde günün ikinci doğal gıda ihtiyacını karşılar. Kendisi de evin sosyal ve ekonomik
hayatına bizzat katkı yapana kadar bu beşik ve eviçi hayatı mütemadiyen devam eder.

Buna yaşanan bir örnek verelim. Çaykara’nın Hopşera (Akdoğan) Köyünden E. Müftü Ali Kemal Saran anlatıyor:

“ Eskiden, çalışma hayatı genellikle kadınlara dayalıydı. Yapılan iş bölümüne göre, ot biçmek, odun kesip yarmak ve kürekle toprak
doldurmak erkeklere, hayvanların hizmetini yapmak, tarlaları kazıp, belleyerek ekime hazır hale getirmek, yük taşımak ve geriye kalan
bütün işler ise kadınlara has görevler idi. Hatta hanımıyla yürürken yük taşıyan erkeklerin kılıbıklıkla itham edilerek ayıplandığı da
olurdu. Üstelik hiç kimsenin böyle bir ayıplı geleneği sorgulamadığını bu gün şaşkınlıkla düşünürüm. Kadınlar yukarıda saydığım işlerin
yanı sıra, bütün ahır ile ilgili işleri ve çocuk bakımını üstlenmiş durumdaydılar. Fakat buna rağmen, kadınlardan bu durumdan şikayet
edenine rastlamadım. Yöremizin cefakâr ve çilekeş kadınları bu durumu her zaman tevekkülle kabullenmişler ve bir ibadet aşkıyla
evlerinin, bahçelerinin, mezirelerin işlerini yapar ve bitip tükenmek nedir bilmeyen bir azim ve hırsla ödevlerini yerine getirirlerdi.

Bu duruma rağmen, kadınlar her zaman kocalarına saygılı olurlardı. Öyle ki, köyümüzde ve civar köylerde aşırı karı-koca kavgalarının,
aile içi cinayetlerin ve kıskançlık yüzünden yapılan kavgaların olduğuna şahit olmadım.”[8]

Gene Ali Kemal Saran, 1940’ların kıtlık yıllarında babasını kaybetmiş (1941) yetim bir çocuk olarak annesi’nin ihtimamına ilişkin
şunları anlatıyor:

“Annem bizleri 1940’ların kıtlık yıllarında büyütürken, büyük sıkıntılar çekmişti. O zamanlar şekerin kilosu karaborsa olarak ancak
25-30 kuruşa alınabiliyordu. Gaz, tuz, şeker, kaput bezi ve elbiselik kadın kumaşları ancak Sümerbank’tan ve karne karşılığı satın
alınabilirdi. Buna rağmen, rahmetli annem kendi deyimi ile can-i haktan çalıştığı için ve herkes onu yevmiyeci olarak tutmak
istediğinden hiç boş kalmıyor ve kazandığı ile bizi geçindirmeye çalışıyordu. Tabi ki bu arada 10-13 yaşlarında olan ablalarımın da ona
yardım ettikleri olurdu. O sıralarda köyümüzde ihtiyaç karnesi vermeye memur olan kişi koşumuz olduğundan, en azından temel
maddeler için ondan yeteri kadar karne alabiliyorduk. Genellikle tarla işlerinde annemi yevmiyeci tutan komşumuz, sonradan da
öğretmenim olan Selim Yavuz’un ilgi ve yardımlarını annem dâima takdirle anardı. Halk Partisi döneminin en zor ve kıtlığın hüküm
sürdüğü zamanlarında bile annemiz bizi hiç aç bırakmamıştı. Akşamları bazen yemek yerine, ekmeksiz olarak çorba içer, ekmeğin
yerine annemin bize verdiği birer meşrebe[9] fındıkla yetinir ve erkenden yatağa girerdik. O günlerde, benden birkaç yaş küçük olan ve
sonradan ölen kız kardeşim Gülendam’ın: “ Anne bana büyük komat [10] ver !” diye yalvardığını duyar gibi olurum.”

Devam ediyor A. Kemal Saran:

“...Çocukluk günlerinde çoğu kez yalın-ayak gezer, bazen de sığır derisinden kestiğimiz çarıkları giyerdik. Üstümüzde para ile alacak
elbisemiz olmadığından, genellikle rahmetli Annemin tarlada ektiği kendirden dövüp eğirerek el tezgâhında dokuduğu ketan bezinden
elbise ve iş donu diker ve giyerdik. Rahmetli annem çok süratle dokur, elleri arasında gidip gelen makoçları [11] sayamazdık. Hâlâ o
el tezgahının tarak cızırtıları kulaklarımdadır. Dokunan ketan kumaşları dola denilen bir sepet içine yerleştirilen torbaya konur,
kazanda kaynatılan kül suyu defalarca üzerlerine dökülerek yıkanıp beyaz bir hale getirilir ve ondan don-gömlek ve iç çamaşırı dikilirdi.
Rahmetli annemin bana diktiği, sağ ve sol paçalarının yan taraflarında dikey olarak kalın ve kırmızı çizgi ile süslediği pantolon türü iş
donu ile arkadaşlarıma caka satardım. O pantolon benim çocukluğumda giyindiğim en güzel pantolon olmuştu. Kısacası rahmetli
annemin sayesinde hemen hemen yetimlik çekmedim. Çünkü o benim hem annem hem de babamdı”[12]

Doğu Karadeniz kadınının çektiklerine canlı şahidin kaleminden bu satırlar oldukça anlamlıdır.

Günlük hayatın bütün yükü büyük ölçüde kadının omuzlarındadır. Ancak bu yük hiçbir zaman bir sitem sebebi, şikâyet sebebi olmaz.
Çünkü çetin Karadeniz şartlarında yaşamanın/varoluşun gereğidir bu. Kıtlık seneleri olarak bilinen yıllarda[13] çekilen sıkıntılar, dertler,
meşakkatlerde en ağır pay Fadime’nin üzerindedir. O yıllarda 15-20 sepeti sırtına alıp grup halinde komşu köyleri dolaşarak sepet
verip mısır almaya çıkılır, hatta oldukça uzak olan Bayburt’a kadar yaya gidip sepet karşılığı buğday alındığını halâ anlatanlar
vardır.[14]

Dertleri, sevinçleri türkülere döken Doğu Karadeniz insanının bu konuda da bir dörtlüğü vardır:

Visir sepetçileri
Sepet satar Paçan’a
Sepet para etmeyi
Külfet vurdi on çana

İşte bu külfetin yükü büyük oranda Fadime’nin sırtındadır.

Genç bir kız iken, Of’un o yüksek köylerinden biri olan Visi r(Gülen)’den Of/Eskipazar’a hamsi almaya gidişlerini Fadime Düzenli
(Hemdi’nun Fadime 1925-2005) gençliğinde Of’a Hamsi almaya gidişlerini anlatıyor:

“Ey gidi Kışun Of’a kelurduk. Of’a hapsi pulamazduk da çikarduk Eskipazara. Ordan alurduk. 4 kofa pi kişi tutardi. Sepet ederdiler.
Herkes sepetini hazirlardi. Ne havesluklân. Sepetlere, ikerlerine, altlarina haboyle puraya kadar tikerduk puzak postlari, uzerumuze
vurmasunler teyine. Tikerduk olari. Hapsilari çiğ tökerduk sepete. Sepetun altina tamlardi tamlardi da o postlar tolardi. Yanlarduk,
poşaturduk kene koparduk, yururduk. Alurduk kene yurume, yorilmiş köye kelurduk. Olar kulis olacak..Yiri olmazdiler. Kulis ederduk,
yikarduk, sularini çikarurduk, korduk olari pi kufisaya, oraya pi kün pi kice sizerdiler. Ondan sora eyicesine tuzlarduk olari, pi yere
pastururduk, taha pişe olmazdi olara. Ne tatli olurdiler. Keremite yaparduk. Tiklerduk olari ateşe karşu, olar kızarurdi, kızarurdi,
kızarurdi... Sora da yerduk olari. Olara tat varidi.. Şindi habu hapsilardan pen pişe anlamam..”[15]

Gece yarısı evden çıkıp Of’a doğru patika yollardan kilometrelerce yolu yaya olarak yürüyüp aynı gün tekrar geri dönen Fadime’lerin
çektiklerini düşünebiliyor musunuz[16]?

Hayvanların otlak ihtiyacının, evin yağ-peynir-süt ihtiyacının karşılanması için daha uygun ve verimli olan, yılın 4 ayının geçirildiği
yaylaya gidiş ve dönüş de meşakkatlidir ama bir o kadar da zevklidir. Karadeniz kadını o meşakkat içerisinde kendi moralini de
kendisi üretir. Fatma Düzenli anlatıyor :

“Sabaha iki, uç sahat kalarak koparduk köyden. Yurume kiderduk. Obamuz var idi pizum da. Kaynanam tururdi oraya. Akşama yakin
Yaylaya kiderduk. Ne havesluklan kiderduk. Yukler arkamuza, sepetum ağır. İnekler oğumuze. Haykıra haykıra, türki teye teye. Pitun
kari kuri. İnekleri pirleştururduk. Karilar oğinden, erkekler olarun peşine. Kiderduk Körneğe, Sultan Murata, Lemon Suyina. Eskiden
oyle pi konak eterduk oraya. Erkişiler karilari alu yedururdiler. Şindi oyle pişe yok. Ama ne furtunalar da ederdi. Oyle furtunalar olurdi
ki, halaz yağardi. Vururdi yuzumuze, siğirlarun yuzine. Pazen çanumuzi zor kurtarurduk. Yayladan tönişte da kar furtunalari olurdi.
Furtunaya yakalanan zor kurtulurdi..”[17].

Bütün ev halkı ve hayvanlarla birlikte yılda üç kez yaşama/barınma mekânlarını değiştirmek/göçmek de Doğu Karadeniz insanının
yaşamının bir gereğidir. Bu zaman dilimlerinin altı ayı köyde (Kasım-Aralık-Ocak-Şubat-Mart-Nisan) İki ayı (Eylül-Ekim) mezerede,Dört
ayı da (Mayıs-Haziran-Temmuz-Ağustos) yaylada geçer.

Yayla hayatı onun için köyünün vadiler arasına sıkışan coğrafyasından oldukça yukarda yemyeşil düzlükler ve masmavi gökyüzü
arasında (yoğun çalışmaya devam etse de) birikmiş elektriğini vereceği, yorgunluğunu atacağı bir özlemdir. Kimileri için yayla zamanı
ontolojik bir tutkudur:

Ayşe Öztürk (75) bu özlemi anlatıyor[18]:

“...Ben kız idum. Yaylaya kideyiruk. Köyden kalkduk, yaylaya kadar yurume, yukler arkamuza, neşeli kideyiruk. Ey kidi, piraz
yorilurduk ama neşe var idi. Şindi hiçbişey yok. Şindi hacan yaylalar vurur akluma ağlarum. Şindi teyirum, senede pi sefer kiderum.
Pen yaylaya toğdum, yaylaya peyudum. Evlenene kadar yaylaci idum. Çok merak ederum şindi. Yaylalar vurdi mi akluma kideceğum.
Ne bileyim... “

Peki ya yayladan dönüş? O da meşakkati içerisinde ayrı bir neşeli yolculuktu.

Havva Düzenli anlatıyor[19]:

“Yaylaya Mayıs’ta çikarduk. Eniş da kış paşlarkân. Eylül’de. Kar paşladi mi yağmağa, enilecek ordan. O zaman yaylim da olmayi.
Payirlar kuruyi. Oluyi yanmiş. O zaman yaylanun manasi kalmayi. Enerken da kene sabah ezani karanluk, siğirlar oğumuze çikarduk
yola. Yol pitecek. Sabahtan akşama kadar yurumeklan yol piter. Piraz da tez kirersan yola tez kidersun. Lüküsleri yakarduk,
karanluk çikarduk. Lazim olan eşyalari sirtlara aluyiduk, yağlari, peynirleri. O zaman araba yoli hiç yoğidi. Bi kaç tane ati olan, eşeği
olan varidi. Pazilari kiralan verurlerdi olara. Siğirlari sure sure kelurduk mezerelere. Konaklarduk. Mezerelere taşinurdik. Mezerelere da
aşaği yokari 2-3 ay kalurduk. Burda da çayirlari keserduk. Yaylimlar olurdi. Siğlar otlardi, olari da pittururdi. Kış tam pasturacaği
zaman toğri köye tönerduk...”


Köyden yaylaya, yayladan mezereye, mezereden de tekrar köye taşınma, hayat devam ettiği sürece tekrarlanan eden bir deverandır.
Köyde olduğu gibi yaylada ve mezerelerde de hayatın yükü gene kadının omzundadır. Çayır kesmek, hayvanların bakımını yapmak ve
otlatmak, ev işleri, yağ-peynir yapmak, çocukların bakımı gibi temel görevler onun asla devredilemez, ertelenemez görevleridir.

Bu meşakkatli, cefa ile dolu hayat; Doğu Karadeniz’in yemyeşil vadilerinin yükseklerinde yaşanan öyle bir hayattır ki;

§ Çocuklukta babası gurbettedir,
§ Evlenir, gelin olur kocası gurbettedir,
§ Ana olur oğlu gurbettedir,
§ Nine olur torunu gurbettedir.

Böylece Fadime’nin hayatı tam bir gurbet hayatıdır. Gurbet onun için hayatın tabii bir parçasıdır, uzantısıdır, kaskatı/doğal bir
gerçeğidir, gereğidir. Babası, kocası, oğlu, torunu fiilen gurbettedir ama onun yüreği devamlı gurbet yangınıyla doludur. Bu yangın
ömür boyu devam eder fakat asla dile dökülmez, yakınma halini almaz, şikâyetçi olmaz. O; tevekkül sahibidir, bu yaşamı kaderinin bir
gereğidir. Kader O’nun dilinde “yazi”dur. Bu kader öyle bir kaderdir ki, asla şartlara mahkûm olma değil, “Allah hiçbir kimseye
gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez!” ölçüsüne tam bir imanın gereği yaşanan hayattır.. Yani şartlar karşısında çaresizlikten
kaynaklanan bir teslimiyet duygusu değil, ‘böyle yaşanması gerektiği için” yaşanan bir hayattır O’nun yaşadığı...

Yaylanun çumenine
Yaydum kuzilarumi
Allah’um boyle yazdi
Kara yazilarumi

Doğu Karadeniz’de doğan çocukların doğumlarından ölümlerine kadar

Bazıları sülâlelerine (Ayazun’un Hemit, Ayazun Huseyin Molameroğun Ferşat),
Bazıları babalarına (Hemdi’nun Osman, Mola Şabanun Husni, Yunus’un Şaban),
Bazıları dedelerine (Hacişerif’un Yusuf),

Nisbet edilerek tanımlanırken büyük çoğunluğu, doğum esnasında babası gurbette olduğu için, devamlı anasının yanında olmasından
dolayı anasına nisbet edilerek tanımlanır, anılır. Huriye’nun Fadime, Ayşe’nun Osman, Heva’nun Salih... Burada sadece Doğu
Karadenize özgü önemli bir yerel gerçeklik ortaya çıkmaktadır. Bu gerçeklikten de anlaşılıyor ki; Doğu Karadeniz kadını aslında ev
sahibidir, misafir olan evin erkişisidir.

İlginç değil mi? Ülkemizde ismi, anasına nisbet edilerek telaffuz edilen başka bir yöre var mı bilemiyorum. Bu Karadeniz’e özgü bir
antropolojik/sosyolojik vakıa olsa gerek.

Evinin direği olan kocası gurbetteyken kocasına karşı sebatında, saygısında, vefasında, sevdasında asla değişme olmaz,
yabancılaşma olmaz. Terkedilmişlik duygusuna kapılmaz. Aksine vefası, sebatı, sevdası daha da derinleşir, alevlenir ama asla bu alev
dışa yansımaz. O; sırrına, sevdasına, vefasına yüreğini mahfaza yapmıştır. Bu üç mücevhere yüreğini kutu yapmıştır. Nasıl ki en
kıymetli kadınlık malzemelerini, gelinlik eşyalarını, cehizlerini (çeyizlerini) o kestane kokulu sandığında muhafaza etmektedir;
sevdasını da, vefasını da, cefasını da kalbinde muhafaza etmektedir.

Bu, kadınlığın da ötesinde müthiş bir insanî derinliktir. Tıpkı Fadime isminin kaynağı Hz. Fatıma gibi derin ve ince bir kadın
şahsiyet..Çok mu mübalâğalı anlatıyoruz veya abartıyoruz Doğu Karadeniz’in kadınını? Veya Fadime’sini? Sanmıyorum. O, acılarını
da sevinçlerini de içinde derinleştirdiği, dışına vurmadığı bir kadınlık sembolüdür.

Zaman zaman yazılı ve görsel medyada veya yayınlarda Doğu Karadeniz Kadınının yaşam koşulları ile ilgili bazı yanlış gözlem ve
tesbitler; onun yaşadığı gerçekliği tanımamadan kaynaklanan saptırmalarla doludur. “Karadeniz kadını baskı altında”, “Karadeniz
erkeği çalışmadığı için bütün yük kadının sırtındadır.”, “Erkek kahvede kadın tarlada çalışıyor”, “Yazık Karadeniz kadınına” gibi peşin
önyargılar Doğu Karadeniz kadınının gerçekleriyle örtüşmemektedir. Çünkü Doğu Karadeniz erkeğinin “kahvehane hayatı” diye bir olgu
yoktur. Karadeniz kadınının kocası gurbettedir, işindedir. Gurbette olmadığı zamanlarda da yanındadır, yardımcısıdır. Köye yol ve
elektriğin henüz girmediği zamanlarda O eğer gurbette değilse, köyde erkeğe mahsus işlerle uğraşmaktadır. Ya odun kömürü
imalatıyla, ya kiremit ocağında kiremit imalatıyla, ya sepet yapımıyla, ya kerendi elinde çayır biçerek, evin ihtiyaçlarının karşılanması
veya meyva ağaçlarını aşılayarak yahut da tarlaları belleyerek tam gün çalışmaktadır. Bu çalışma hayatı Doğu Karadeniz’de hayatın
kadın ve erkek tarafından paylaşılmış işbölümünü yansıtmaktadır.

Bu konuda Karadeniz’in yaşam biçiminden kaynaklanan bu karakteristiğe ilişkin bir fıkra oldukça anlamlıdır:
“Kaymakam köye gelir. Omzunda bir odun parçasıyla yolda rahat adımlarla yürüyen erkek, peşinde sırtındaki çayır yüküyle hanımı, iki
büklüm yürümektedir. Kaymakam erkeğe yaklaşarak sorar: ‘Hiç yakışıyor mu sana? Hanımın ağır yük altında ezilirken sen rahat rahat
yürüyorsun’. Bunu duyan hanımı kocasının önüne geçerek Kaymakama şu cevabı verir: ‘Kaymakam Bey! Erkek deduğun uzerinde
silahtan başka ağirluk (yük )taşimaz.”

Doğu Karadeniz insanına ilişkin üretilen fıkraların birçoğu kurgu da olsa, önemli bir bölümü yaşanan hayatın içerisinden alınmış
kesitlerden oluşur. Asla ironik bir saptırmaya müsait olmayan bu hayattan alınan kesitler/karelerden öyleleri vardır ki; hafıza, zekâ ve
kavrayışta muhataplarını şok edecek bir orijinalliğe/gerçekliğe sahiptir. İşte bu tesbitimize ilişkin iki örnek:

“Televizyon ekibi bir program yapımı için Trabzon’un yüksek iç kesimlerinde bir köye giderler. Mevsim yoğun bir iş temposunun
yaşandığı aylardır. Tarlada kadınlar çalışmaktadır. Kameraman tarlada çalışan, ter içerisindeki kadına yaklaşır ve spiker mikrofonu
uzatıp sorar:

- Siz burada çalışırken kocalarınız kahvede, orada burada oturuyor. Siz bu halden şikayetçi değil misiniz? Niçin onlar size yardım
etmiyor. Bu durum size haksızlık değil mi?”

Tarlada çalışan kadın bir eliyle kazmasına dayanıp diğer elini beline koyarak cevap verir:

- Sen ne deyisun. Ben oğa bakmağa kıyamayirum. Sen iş yapturacasun oğa oyle mi? Ya kit ordan !”

Şu gözlem de Doğu Karadeniz kadınının günlük hayat şartlarındaki gerçekliği yansıtıyor:

Hazırlanacak bir programın çekimleri için Trabzon’un iç kısımdaki köylerinden birisine Televizyon ekibi gider. Sunucu, yolda, sırtında
oldukça ağır bir çayır yükü altında beli iki büklüm, sağa sola dökülerek yürüyen yaşlı kadına yaklaşıp sorar:

- Anacığım nedir senin bu halin ?”

TV’cinin sorusuna hayret eden yaşlı kadın bu soruya şöyle cevap verir:

- Çok şükür rebbume, ne var haluma?[20] “

İşte, Karadeniz kadınını gerçek haliyle günlük hayatta resmeden bu iki örnek sabır, tahammül, kendinden eminlik, halinden şikâyet
etmeyici doğallığını ortaya koymaktadır.

İslâmî Duyarlılık ve Tarihi Hafıza

Doğu Karadeniz kadını, çileli, meşakkatli hayatı içerisinde asla İslâmî vecibelerini/ibadetlerini/görevlerini terk etmez, ertelemez. Bu
ibadetlerine ilişkin oldukça ayrıntılı bilgi birikimi/donanımına da sahiptir. Hatta O’nun günlük hayatı nemaz vakitlerine ayarlıdır desek
abartmamış oluruz. Çalışmaya başlama zamanı, dinlenme zamanı, yemek zamanı hep ezana ve nemaz vakitlerine endekslidir. Sabah
ezanıyla başlar onun günlük hayatı, Öğle ezanıyla dinlenme, namaz ve yemek, İkindi ezanıyla gene namaz ve dinlenme arası, Akşam
ezanıyla dış işlerden eve dönüş ve Yatsı ezanından sonra da evin (önceleri forotiko dokuma ve mevsimin özelliğine göre kice
irğatluklari) diğer ihtiyaçları, çocuklarının bakımı, vs… Bu hayat mütemadiyen böylece devam eder.

Hüsnü Kılıç’ın çocukluk yıllarında yaşadığı, dedesinin annesiyle kendisi arasında geçen şu hadise ümmî bir Doğu Karadeniz kadınının
bile nasıl bir İslâmi duyarlılığa, derinliğe, bilgiye ve aidiyete sahip olduğunu ortaya koyuyor:

“Ben hafızlığımı Karadeniz’de yaptım.Ondan sonra da bir süre Arapça okuduğum dönemlerde köye (Çaykara/Holo/Arşala) gidip
gelirdim.

Dedemin annesi... Holo/Arşala’dan.. Lakabı Vayvayina. Sürekli dünyevî yakınmalar şeklinde “vaaay, vaaay, vaaay” diye çok fazla
sayıkladığı için kendisine lakap olarak vayvayina derlerdi.

O zaman sağ. Yakın zamanda, yüz küsür yaşında vefat etti. Sürekli olarak Muhammediyye okuyan, Mızraklı İlmihal takip eden,
Altıparmak Peygamberler tarihi okuyan bir kadıncağızdı. Kur’an-ı Kerim için de sürekli “Kelam-ı Kadim, Kelam-ı Kadim” derdi. ‘Kelam-ı
kadimi bugün okudum, bugün okumadım’ şeklinde sürekli ifadeleri böyleydi. Hakikaten “kadın erenler” tipinde bir veliye gibi masum
birisiydi. Bana da çok itibar ederdi. Hafız olmuş olmam onun için yeterdi. Hocalık nedir pek ondan anlamaz ama hafızlık çok
kıymetlidir, çok da saygı duyar. Ve hafıza hizmet etmeyi de ibadet sayardı. Bir gün bana “E Hafus, pişey teyeceğum sağa. Pen
çahilum pilmem, sen okumişsun, hocasun. Pizum puraya su yok. ( O zaman evlerin içerisinde su yoktu.) Kideyiruk irmağa da
irmaktan (ellerumi eyice yikarum da) habu avuçlarumlan alurum suyi koyarum, toldururum kafekaya da alur kedururum oni eve. Hacan
abdes alacağum, kafakadan abdes alurum. Tuşunurum habu su mâ-i mustağmel[21] hukmine midur? Teyemedum oni kimseye, şindi
sen pilûrsun. Nedur pu, ma-i mustağmel hukmine olur mi?”

Sorduğu soru bu. Ben, o zamanlarda ma-i müstamelin ne olduğu konusunda bile henüz bir bilgi sahibi değildim. Bizim okuma yazma
bilmeyen ümmi kadınımızın bile bilgi, derinlik seviyesi bu. İslamî duyarlılığı, hassasiyeti, bağlılığı bu. Tabii kadıncağız Cumhuriyet tarihi
boyunca, özellikle Şeflik dönemlerinin o dipçikli tasfiye sürecinde kelam-u kadim diye sahiplendiği, ihtiramla bağlandığı, beslendiği
Kur’an-ı Kerim’in hıfzıyla alakalı bütün ömrünü vakfetmiş bir kadındı. O kadar dış dünya ile alâkasızdı ki ve yabancılaşma aracı
gördüğü şeylere o kadar red tavrı içinde idi ki örneğin arabaya makina derdi ve arabaya binmezdi. Kur’an-ı Kerim’i (Kelam-ı Kadimi),
Karadeniz’de yaprakları toplayıp yığdıkları seyrek çakılmış tahtalardan ibaret, (bazı köylerde kaveya denilen) ahşap
kulübelerin/ambarın aralıklardan sızan ışığın aydınlığında okumaya çalışırdı. ”[22]

Doğu Karadeniz kadınının İslâmi hassasiyet, tarihî hafıza ve siyasal bilincini ortaya koyan aşağıdaki olay da oldukça enteresandır.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın anlattığı, vurgu yaptığı CHP’li Trabzon milletvekili adayının yaşadığı olay:


“Diyanet-Sen yönetimi, bir süre önce yeni binasına taşınan CHP’ye ‘hayırlı olsun’ ziyaretine gitti. Sendikanın Genel Başkanı Ahmet
Yıldız ve Yönetim Kurulu üyelerinin ziyareti basına kapalı gerçekleşti. Alınan bilgilere göre, sıcak bir atmosferde geçen görüşme
esprilerle süslendi. Partisinin ‘dine mesafeli’ eleştirileriyle haksızlığa uğradığını anlatan CHP lideri Deniz Baykal, bunu yaşanmış,
‘fıkra’ gibi’ bir olayla destekledi.

Baykal, Trabzon’da geçen hadiseyi şöyle aktardı: “3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde milletvekili adayımız bir hanımın su kabını
taşımak ister. O da memnuniyetle kabul eder. Konuşurken arkadaşımızın CHP’li olduğunu öğrenen kadın, ‘Eyvah o benim abdest
suyumdu, şimdi ne yapacağım!’ diye feryat eder. Ardından kovayı alarak suyu boşaltır.” Baykal, ‘maalesef böyle’ diyerek...”

Salondakileri güldüren ve Baykal’ın kısaca naklettiği olay halk arasında şöyle anlatılıyor: “Milletvekili adayları, il ve ilçe yöneticileri ile
bölgeyi dolaşırken yolları bir köye düşer. Köyün girişinde elinde güçlükle taşıdığı su kaplarıyla ağır aksak yürümeye çalışan yaşlı bir
kadına rastlarlar. Selam ve hatır konuşmalarından sonra ‘yardım olsun diye’ kadının kaplarını alırlar. Bir süre yürüdükten sonra kadın,
‘Siz kimsiniz?’ diye sorar. Parti yöneticisi, milletvekili adayını göstererek ‘Oy verip seçerseniz şu arkadaş Ankara’da sizin sesiniz
olacak, milletvekiliniz olacak.’ der. Kadın, sesini yükselterek merakla sorar: Hangi partidensiniz? ‘Cumhuriyet Halk Partisi’ cevabını
alınca birden irkilir ve hışımla milletvekili adayının taşıdığı su kabını alır. Ardından feryadı basar: “Eyvah o benim abdest suyumdu,
şimdi ne yapacağım!”[23]

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın anlattığı bu olay, Doğu Karadeniz’de yaşı 70’in üzerinde olanların rahatlıkla hatırladığı hatta
yaşadığı 1940’larda İsmet Paşa devri denilen CHP’nin Tek Parti-Şef’lik döneminde yasaklanan Kur’an eğitimi ve öğretiminin, aradan 70
yıl geçse de Doğu Karadeniz insanında bıraktığı derin izlerin halâ unutulmadığını, tarihî hafızanın Karadeniz kadınında ne kadar güçlü
olduğunu da ortaya koyuyor.


Türkülerde Yaşayan Acılar

“Yanmiş yureklerum var!”

Türküler, Doğu Karadeniz insanının hayatını manalı bir öz halinde döktüğü bir söz atlasıdır/harmanıdır. Bu harmanda Fadime’nin de
sevinçleri olduğu gibi dertleri de (derîn elemlerini sadece yüreğiyle paylaşır) içli, hüzünlü türkilerde yer alır. Dili kalbine ne kadar
tercüman olabilirse hüzünlerini de o oranda dile döker.

Atun peni ateşe
Çayir çayir yanayim
Bu kadar acilara
Pen nasi tayanayim.

Bu dertlerin, daha doğrusu dertlerin hasrete dönüştüğü melâl yüklü mısralarda Fadime öncelikle gurbeti terennüm eder.

Küzel çicek açarsun
E karaymiş ağaci
Elûm bilürum hakdur
Lâkin kurbet çok aci

Kurbet hasretluğilân
Keçer benum künlerum
Yarumun hasretilân
Hem ağlar, hem inlerum

Otur e yarum otur
Odun iskemlisine
Yureğumun derdini
Teyemem hepisine

Gurbetin bir de Alamanyası vardır ki ona can dayanmaz; ancak Fadime’nin tahammülü kaldırabilir onu. 1960’lı yıllarda bütün
Anadolu’da başlayan Alamanya gurbeti Doğu Karadeniz’de de yoğun olarak yaşanır. Bu Alamanya gurbeti diğer gurbetlerden daha
elemlidir. Doğu Karadeniz insanı onu da mısralara/türkilere döker:

Almanya kemileri
Pir ileri pir keri
Körolsun Alamanya
Ağlatti kelinleri

Evet…. Fadime hüzünlüdür, gözü yaşlıdır ama kimse göremez, hissedemez ağlamasını… Kimbilir, nice sabahı bir türlü gelmez
gecelerde içine akıttığı gözyaşları mıdır onu adeta çelikten bir tahammül kadını yapan ? Su verildikçe çelikleşen bir demir gibi,
gözyaşıyla çelikleşen bir irade ve tahammül...

Söylediği türkülere tüm acılarını yüklediği gibi, Seferpirluk denilen birinci dünya savaşı yıllarında askere gidip yıllarca dönmeyen, en
acısı da hayatı ve mematı meçhul [24] olan babasına, kocasına, amcasına, dayısına, hatta tüm gidenlere öyle bir türki-ağıt’ı vardır ki,
yürek parçalar:

Karadeniz ustine,
Urusun kemileri
Sevkettun uşaklari,
Ağlattun kelinleri.

Maddî hayat şartları onun için aşılamayacak, üstesinden gelinemeyecek meseleler değildir. Ancak; kocasını, babasını, evlâtlarını,
yakınlarını kaybetmenin verdiği yalnızlık ve yurek yangunlarinın onu hayata küstürdüğü de olur[25]:

Karadeniz ustine
Kördun mi yapilari
Ne anam var ne bobam
Kitledum kapilari!

Fadime’nin türkileri neşe, eğlence kaynaklı değil, hasret kaynaklıdır. Of-Çaykara dilinde hasretin bir karşılığı da meraktır.

Elûrsam mezarumi
Yolun ustine kazun
Maşatumun ustine
Meraktan eldi yazun.

İfteri keseceğum
Kuruyiler kuraktan
Penum türki temeğum
Meraktandur meraktan.

Çocukları için herşeyi göze alır. Hatta, evinin direği hayat yoldaşı kocasının üzerine kuma keturmesine bile razı olur. Ancak bu konuda
öyle yurek yanguni vardır ki onu dil-kelimeler ne kadar anlatabilir ki?

İşte yaşanan bir olay:

Evli ve çoluk-çocuk sahibi Bayburt’ta da arazisi olan Ahmet Usta Bayburt’ta İspir’li bir ailenin kızını beğenir ve orada evlenir.
Evlenmesinin köyde duyulması üzerine köydeki hanımı hadiseyi köyün eyi testan tüzen kadınlarından birisine anlatır. Acı ve sitem
dolu türki/testan şöyledir[26]:

“Ey gidi Ahmet Usta, Nasi ayrilduk nasi (nasıl)
Peş teğermen çevirur közlerumun tamlasi
Koptum da keluyidum, kırk sahat var arasi,
Kene vardum tağlara, pulunmaz yer karasi.
Yakışurmiydi sağa, İspir’un farfarasi?
Pize da kelin yolla, rahat etsun purasi.
Orda ortin topraktan, keremittur purasi
Purda kalayli kazan, küveçten toldur tasi
Çok ah edeyi sağa, çecuklerun anasi.

Ey kidi Ahmet Usta, kar yağdi çikti tize
Poyle kara haberi nasi yollardun pize?
Kökten tuşse yuldurum, vursa siz ikinuze
Yekûn Payburt şeheri tükürdi yuzunuze.
Piz da evleneceğuk künahi kellenuze ”


İrğatluklar
“Forotiko işlerduk, tokurduk. Yetuşturemezduk, çalişurduk çok. Tarla işleri çok idi. Kice tokurduk.
Ey kidi.. Künuz tarlaya, kice da işlemeğe, tokumağa… Tola ederduk uç kûn uç kice. Sora hepisi kalkti..”

Doğu Karadeniz kadınının meşakkatli yaşamında irğatlukların ayrı bir önemi ve yeri vardır. Coğrafi şartların doğurduğu ve kendiliğinden,
gönüllü bir köyiçi dayanışma ve yardımlaşma sistemi olan Irgatlık (İrğatluk); hiçbir karşılık beklenmeden toplu ve bedenî bir çalışmadır.
İrğatluk, sadece kadınlara mahsustur.

Bir prototip olarak Çaykara/Dernekpazarı/Visir (Gülen) köyündeki irğatluklardan örnek verelim:

İrğatluk çeşitleri şunlardır:

Toprak Taşıma İrğatluği: Köyün arazisinin oldukça dik olmasından dolayı tarlaların toprakları sürekli aşağıya doğru kayar. Toprağı
tekrar tarlaya sermek gerekir. Bu iş oldukça zahmetli olduğundan irğatluk yapılır. Çalışma gece de sürer. Toprak sepetlerle taşınır.
Bazen erkekler de yardım eder ve kürekleme yani sepete doldurma yapar, kadınlar sepeti sırtlarında taşıyıp tarlanın üst taraflarına
sererler.

Odun İrğatluği: Mezerelerden ve Devor (Kasalak dağının en yüksek tepesi)’dan köye taşınması gereken odunlar için Odun İrğatluği
düzenlenir. Odunları kadınlar sırtlarında taşırlar.

Kiremit taşıma irğatluği: Araba yollarının henüz köye ulaşmadığı zamanlarda, yeni yapılan evlerin çatısı için yapılan keremit irğatluği
için Kondu’dan (Dernekpazarı) köye kiremit taşınırdı. Kadınların sırtlarında taşıdıkları kiremitler üstü örtülecek eve kadar çıkarılırdı.

Tarla Belleme ve kazma irğatluği: Tarlaların zamanında/mevsiminde bellenmesi ve kazılması için, tarlasını belleyip kazma işini
yetiştiremeyeceğinden endişe edenler bu irğatluği yapar.

Ahpin (gübre) taşima irğatluği: Evin yanında biriken hayvan gübrelerini tarlaya sermek için yapılan irğatluktır.

Ağaç taşıma irğatluği: Ev yapanlara ormanlardan ağaç getirmek için yapılan irğatluktır.

Mısır soyma irğatluği: Mısırlar biçildikten sonra eve getirilir. Koçanından ayrılmak üzere yapılan irğatluklardandır.

Funduk çikarma irğatluği: Gece çalışılarak fındıkları futuşlarından (yeşil kabuklarından) çıkarmak için yapılan irğatluktır.

Yardıma ihtiyaç duyan hane sahibi komşuları İrğatluğa çağırır. Herkes irğatluğun şekline göre çapasını, sepetini, ipini, orağını veya
ilgili aletlerini alır gider.

Dinlenme ve yemek aralarında birlikte türkü söylenir, horom edilir. Karşılıklı türkü atılır. İş bittikten sonra da horoma devam edilir.

İrğatluklarda söylenen türküler, yapılan horomların yaşam içerisinde ayrı bir tadı, yeri vardır.

Yemek ve nemaz zamanı geldiğinde topluluk halinde yemek yenir, münferiden nemaz kılınır.

Yaylalarda da irğatluk yapılır. Yayla irğatluklarının da yükü kadınların sırtındadır.

“…Yaylaya da irğatluk yapardiler, eskiden. Evun ortisi içun hartoma alacasun, taş taşiyacasun, ev yapacasun. Kedururdiler da hoş
irğatluğa yemek vermezdiler. Sirtlan kideyi herşey. Kimse kimsenun evine yemezdi. Yayladur uzaktur. Acirdiler yedurmezdiler adami.
Kiderdun Alisinoz’dan kedururdun oğa pi yuk hartoma kelurdun prakardun tönerdun ikeri. Keturenler acirdi ev sahibini. Oyle
yardimlaşmalar varidi…”[27]


Bir Büyük Felâket: Seller Senesi

Of-Çaykara boğazında Seller Senesi olarak isimlendirilen ve “pen keller senesinde toğdum.. Seller senesine …. yaşina idum..”
şeklinde tarih düşülen 1929 yılı ve destanlara konu olan Sel felâketinde de çekilenlerden büyük pay sahibidir Doğu Karadeniz/Trabzon
kadını. İşte o günleri çocuk yaşlarda yaşayan, 75 yaşında müthiş bir hafıza ile hatırlayarak anlatan Fadime Düzenli’nin ağzından sel
felâketi[28]:

“Seller senesine ben tört yaşina idum. Hoş hep bilurum olari. O karşiya Alûstanun evinun yarisi pizum idi. Oraya tururduk. Bobam da
kurbete idi. Ağabeyum Hasanbey sekiz, ben tört yaşina idum. Ayşe da iki yaşina idi. Huseyin körpe, yeni toğmiş idi. Yağdi yağdi
yağdi. Pi da içeri tururkân. Evun pu tarafi idi pizum. Oraya oyle tururkân ocaktan aşağa su furladi. O pizum tarlalardan aşağa, oyle
içerden.. Eeey kidi anam! Ne yapacağum tedi. Peşuği haboyle.. İki tane peke varidiraya. O ara toldi su. Peşuği çikardi pekenun
ustine kitti o yana Zekeriya’nun evine. Kitti oraya tedi: Ey kidi evumuz sele kideyi ne yapacağum? Keldi aldi peşuği keturdi oraya.
Pen da işte hiç peşinden ayrilmayirum. Ağlayirum ağlayirum. O sellerlân peşine kezeyirum.

Tört yaşinayum. Hoş hep pilurum olari sanki peğun idiler. Anam işte oyle taşiyir oyana puyana çecukleri. Soradan millet hep o
Karali’nun evine toplandi. Yekûn mahle. Korkayiruk tomar pi yere toplanacağuk. Kaç kün yağardi kaç kün. Oyle çok yiri yağmayi ama
hiç turmadan kaç kün yağdi. Orda.. Mustafa tayim varidi. Maçka’ya İzet’un pobasi. Halamun kocasi idi. Hau Maklesolara idi evleri o
zaman. Keldi pakacak anam ne oldi, ne yapayi. Keldi tedi: Ey kidi hane Huriye? Tedi: Huriye hep eşyasini çikardi. Keldi tuşeklerini
verdi onun omuzina. Mustafa tayimun. Piz da keluyiruk Karalinun evinden o kabandan oraya çattuk oni. Ey kidi sanki şindi idi. Tört
yaşina idum da. Tediğa: Ey kidi Mustafa. E Huriye sen hep eşyani taşidun he mi?.. Seller nasi keluyi ustinden aşağa. Ey kidi o
Karalinun saranderine pakarum her keçerum ordan. O sellerun çamurlarindan var oraya. Sel ustinden aşağa keluyi vuruyi sarandere.
Tedi: Yok Mustafa hiç pişe almadum, çecukleri sade keturdum tedi. Sel da keluyi ustinden aşağa. O yataklari sayi köreyirum… Töndi
anamun pi sanduği varidi, peyuk sanduk. Ne puluyisa toplayi koyi o sanduğa. Edecek oni yuk da alukidecek oni. Çecuğun yemeğini
pile sokti o sanduğa. Toldurdini da ettini yuk. Kaldurdi oni anam. O altina su vardu şindi. Haci’nun ordan akayi o ara. Hendek.

Eeey kidi o nasi keluyi ustinden aşağa. Keçilmez ordan. O sanduklan yanaşti oraya köya keçecek ordan. Mekere sel aldi kittini.
Sanduk arkasina aldi kittini. O Mustafa tayimi. O tarla pitün sel oldi o habu Hacinun tarlasi, şindi orayadu. O orta yere hele uzdi kitti.
Haboyle hiç tarla temesun oğa oyle pi çirkin pişe kideyi. Kan kideyi. Ey kidi tünya. Köreyiruk oni. Sanduk altina pazkeren. Kendi
çikayi sanduğun ustine. Oyle kiderkan da omuzlarindan kene çikmadi sanduk. Haber verdiler.. Erkişiler hep hau Tursunpey’un evine
idiler Haci Kuti’nun. Ordan yurudiler. Pasamayiler yerlere, tarlalara pasamayiler. Pakayiler. Pişe yaptiler o aşağa o kayanun toğrisina
kesturdiler oni. Oraya pişe yaptiler aldiler oni. Sanduği da aldiler. Ama sanduğun kapaği yarildi. Piz çecuğuk işte. Çecuk akli. Kurdiler
pize sofra oraya. Yeyiduk hep mahalle çecukleri. Ordan kedurdiler oni oraya. Kedurdiler oni hep çamur. Aldile yikadiler oni. Taha pişe
alamaduk evden hiç.

Kittuk Hacalinun evine kedurdi pizi anam. Oraya pi parça verdu o puyanki tarafa peyuk pi armut varidiraya izumli armut. Ordan millet o
pahçeden pakayiler nasi ev yikiluyi. Çokme çokti. O evumuz çokerkân habu halev da akti. Halev akmamiş idi. Şamatadan tünya
yikiluyi. Eeey kidi millet ağlayi ağlayi ağlayi. Selevat veruyi. Ey kidi kimi suman kucaklarina çiktiler ustine kıranlara. Neyisa… Orda
evumuz çokti. Herhali o akşam oraya yattuk, penepileyim. Sabahtan hava pira uydi da pi merakli küneş vurdi. Habu tağlara olur ya
Oyle pi solkun küneş vurdi.

Eee evumuz çokti. Pobam kurbete. Ne yapacağuk. Habu Mavranli’nun evi anamun emicesinun evi iti. Enduk oraya. Endurdi pizi oraya
anam. Oraya herhalda pi hafta turduk. Yol da yok kidecesun oraya. Yaya yollar da işlemeyi. Oyle ordan pudran, ordan purdan anam
arkasina taşidi pizi Hacoğun Alinun evine. Orda pi hafta turduk. Pi hafta da Hacoğun Alinun evine turduk. Niçun da oyle kideyiruk
penepileyim. Herhali saklamayiler mi pizi. Herkes oyledu çunki. Soradan keçtuk Hacoğun Huseyin’un evine oyana. Pobama da haber
kitti, evun yikildi. Köye çecukler hep sele kitti. Oyle pobam ağlaya ağlaya uzak pi memleketlerden keluyi. Pobam, kelurkân hep
terenun kıylarini pakardum tedi , çecuklerumden oyle çansuz pulacağum mi pi yere.

Yatayiruk pi akşamdan sora. Anam yatturdi çecukleri da. Pen yatmazdum penepileyim anamlan turacağidum. Piri keldi vurdi kapiya.
Kapiyi kitti açtiler. Habu Tursunbey keldi pağirdi açun kapiyi. Meker pobam onilandu. Açti kapiyi keldi kirdi içeri pobam. Eyidi
rahmetli. Ey kidi teli oldi. Hep çecukleri kaldurdi uyandurdi. Tuşundi kittiler sele. Kaldurdilari. O zaman Hasanpey pir, pen iki, Ayşe uç
yaşina, Huseyin da peşuğe işte. Piraz turduk. Ordan pobam keldi, kirdi içeri. Sora çiktuk Kasalaha. Kasalahlara kene pişe olmadi.
Hanki ay idi. İşte pu aylar idi. Kirez ayi. Çünkü tarlalar pilüyirum haoyle rokostel kibi körinurdi. Oyle işler çok oldi pize işte ne pileyim.
Sora enduk haburaya.

Neler çektuk neler neler. ”

Seller senesinde 4 yaşındaki bir çocuğun gözünde o yılların trajedisi dehşet bir şekilde fakat müthiş bir doğallıkla böyledir işte.


Tesbitler, değinmeler…


Doğu Karadeniz kadınını diğer Anadolu kadınlarından ayıran en önemli özellik: O baklava, börek, bazlama açmaz, açamaz. Emek
yoğun hayatında yemek için yaşamaz, yaşamak için yer. Çünkü fırsatı yoktur. Toprağı işleyecektir, ahırdaki sığırları sağacaktır,
yedirecektir, çocuğunu emzirecektir, evini temizleyecektir.

En önemlisi; kapalı bir ekonomi olan ve yağ, gaz, tuz dışında her şeyi kendisi üretip-tüketen Doğu Karadeniz insanının hayatında
sadece kadınların dokuduğu iç çamaşarı olan forotiko tokumak, akşam eve yorgun argın gelen ve ev işlerini bitirdikten sonra başlayan
bir gece işçiliği idi. Her evde bulunan forotiko tezgâhında geçen meşakkatli saatler Fadimenin günlük hayatının 24 saatinde de
çalıştığının bir başka örneğidir.

“..Eskiden forotiko işlerduk, tokurduk.Pi sanduğum varidi, toli idi ketan. Yetuşturemezdum, çalişurdum çok. Tarla işleri çok idi. Kice
tokurduk. Ey kidi.. Künuz tarlaya. Heyvanundur, işundur, tarlandur, pağun pahçendur. Forotikoyi ne zaman yapacasun. İşlemeği da
kice, tokumaği da kice... Tola etertuk uç kün uç kice. Sora hepisi kalkti.. Şindi kendir yasaktur, o zaman oyle pi şey yok idi. Pen
hacan kendiri koparmağa kiderdum, paşuma pişe pağlamasam tutardi peni. Kendirun yanindan keçerkan paşum ağirurdi...” [29]


Peki ya çamaşır yıkama? O da ayrı bir meşakkati ve seremoniyi gerektirir. Tola denilen toplu çamaşır yıkamayı Hanife Düzenli ile
Fatma Düzenli birlikte anlatıyor:[30]

“..Çamaşurlarun kirlendi mi yiğarduk olari. Soradan islatursun, tumis etersun, pira sizdurursun olari..3 ayakli tola sepeti yaparduk.
Oraya tüzerduk. Korsun olari sepete. Karalari en tibine koyarduk. Pi sayvan da yaparsun korsun oraya kül. Sepetun uzerine serilen
forotikodan pez, sayvan serersun. Uzerine odun küli koyarsun. Pi tekneye kurarsun oni. Teknenun içine koyacasun oni. Ağaç teknesi.
Kükümi haşlayacasun 2-3 tane tökecesun oraya. Ustinden sizecek da tekneye su olacak. O teknedeki sudan alu koyacasun
küküme, ondan sora ondan tökecesun oraya. Taha eyi olur. Bir iki sahat tökersun. Ondan sora o sayvani alup kidup tökersun tarlanun
paşina. Sepeti da aluyisun arkana. O akar piraz. Nemazgah tedukleri siğir postini alursun pellerune. Sepeti da alursun arkana
kidersun irmağun kenarina. Ey kidi olar neso reyhalar. Oraya da elune pi odundan tokmak. Eğer tokmağun var isa tokmaklan vurursun
oğa. Tokmağun yoğisa toplarsun kalduru vurursun oni taşa.Ayaklarunlan çiğnarsun, yikarsun irmağa kedurursun eve. Pi reyha, koku
olurdi olara. Temiz, yemuşak olurdi olar.”

Evin ekmek ihtiyacı için mısırların öğütülmesi gerekir. Bunun için de meşakkatli bir yolculuk olan değirmene gidiş gereklidir. Fadime
gece yarısı gün ışımadan alır arkasına bir çuval mısırı düşer değirmen yollarına.

Fatma Düzenli anlatıyor[31]:

Sabah çok erken birisi çuvalini alurdi sirtina. Peni başka pirisi keçup ta penden oğine oğutmesun, evvela pen oğuteyim, nebeti alayim
diye erken kelurdi teğermene. Puna çok tikkat edilurdi. Misir keturulurdi. Erken kelen pakar teğermen poşta turuyi. Avara turuyi.
Haman İlk kelen sevinurdi. Misirini tokerdi hau sakonara. Sakonar tolardi. Ondan sora pir çuval oğuturdi. Aşaga yokari 20-30 takkada
pi çuvali pu teğermen atardi. Çok ta küzel oğutur, küzel un yapar. Sora peşinden birkaç kişi taha kelur. Onlar da peklerler, artuk o
çuval pitecek, oteki oğutecek. 3-4 kişi olurler. Peklerler, 3 saat, 4 saat otururler. Sira kelecek oğutecek. Ondan sora pakar, taha
paşka kalabaluk kelursa çuvalini asar. Kadınlar kedurur. Kelurler otururldr. İcabinda yari kiceye kadar oğuturduk. Saat 12-1 olurdi.
Oğuteceğuk illa, paşka çaresi yok. Araba yoli yok, paşka teğermene kidemesun. Purda kice oğuturkan hau taş pir anda bi turma
yapar. Ola bu töneyi suratli. Pi pakarsun pir ande teğermen turdi. Pu çoğisunun paşina keldi. Onlar terdiler ki, pu teğermenun alttaki
çarkini periler tutayi, turturuyiler oni. Çinler.. Pu terelere da çok cinler olurdi. Tam çin yataği. Işik yok, zil karanluği, isuz, sessuz.
Teğermeni olar oyle turdururdiler. Sora oğutme piterdi, alırduk arkamuza un çuvalini da köye tönerduk.”

Görüldüğü gibi Doğu Karadeniz kadınının anahtar kavramı çalışmaktır. Daha doğrusu temel işlevi çalışmaktır. Öyle ki; kızlar evlilik
çağına geldiğinde kendilerini istemeye gelen ailelerin onda ilk aradıkları şart, yani kız seçimi’nde ana etken “eyi çalişur mi?” ve “ehlakli
midur?” idi. Bu tür eyi kizlar görerek veya tavsiye üzerine pakilur, istemeye karar verilirdi.

Rafet Düzenli, eski zamanlarda kız bakmaya gidenlerin bazı hassasiyetlerine işaret ediyor:

“Eskiden kız bakmaya gittikleri kapılarının önüne bakardiler. Avlular süpürülmüş mü, temiz mi diye.. Bir de fener ve lambanın camına
dikkat edilirdi, temizlenmiş mi.. Onlar temiz değilse o evden kız almazlardı.”[32]


Gündüz ev işleri, ahır işleri, tarla işleri, çayır kesme, mevsim özelliğine göre fındık ve çay toplama, gece forotiko dokuma, hem gece
hem gündüz çocukların bakımı, vs. vs. … İnsan gücünü aşan bu olağanüstü meşakkatlere katlanabilmek ve üstesinden gelebilmek
ancak Fadime’nin harcıdır.


Sonuç olarak..

Son cümle olarak şunu söylemek hiç de abartılı olmayacaktır: Coğrafyasının muhteşem tablosundaki doğal duruşuyla, Doğu
Karadeniz kadını yâni Fadime, destansı bir şahsiyettir. Efsanelerdeki kahramanların simgeselliği neyse Fadime de Doğu Karadeniz’de
odur, yaşayan bir simgesel gerçekliktir.

Yukarıda kesitler halinde Doğu Karadeniz Kadınının/Fadime’nin içsel gerçekliğinden, meşakkatli hayatından aktardığım tablolar onun
nasıl bir derinlik ve meşakkat sembolü olduğunu gösteriyor sanıyorum.

Karadeniz erkek tiplemesinde Temel’in indirgendiği ve büründürüldüğü basit ironi şablonuna asla indirgenmeyecek ve
büründürülmeyecek olan Fadime tiplemesi ile ilgili her türlü saptırma ve klonlama/kopyalamadan arınmış eserler için, tüm Doğu
Karadeniz, özellikle de Trabzon coğrafyası son örneklerini yitirmek üzeredir. Çünkü sonraki kuşaklara aktarılmayan, kayda
geçirilmeyen hayatlar tarihin şahitlik edemeyeceği hazinelerdir ancak bu hazineden istifade mümkün olmayacaktır.

Doğu Karadeniz’in/Trabzon’un erkek olarak Temel tiplemesinden sonra kadınlığın sembolü olarak Fadime tiplemesi kültür
tarihçilerinin, romancıların, hikayecilerin, antropologların, sosyologların, psikologların ilgisini beklemektedir.

Bu yazdıklarımla “Fadime Kimdir?”e kısmî de olsa cevap verebildik mi bilmiyorum ama, yazdıklarımdan yola çıkarak “Kim
Fadimedir?”e cevap vermek biraz cesaret ister herhalde.

Üstad Necip Fazıl’la başladık, gene Üstad Necip Fazıl’ın Çile’sinin “Kadın” bölümündeki “Bekleyen” şiirini giderek kaybolmaya
başlayan Doğu Karadeniz’in Fadime’sine ithaf ederek yazımızı bitirelim:

“Ölürsün… Kapanır yollar geriye
Ben mezarla sırdaş olur, beklerim.
Varılmaz hayale işaret diye,
Toprağında bir taş olur, beklerim.”

Biz de Karadeniz toprağında ruhuyla, manasıyla kimliğine/kişiliğine/orijinalitesine yabancılaşmayan, ruh iklimini kaybetmeyen yeni
Fadime’leri beklemeyelim mi?

Trabzon, ismiyle bütünleşmiş daha nice ‘Fadime’ler çıkaracaktır, göreceğiz.
30 Haziran 2009 Salı Mandan Hoca'dan günümüze OF'Lİ HOCA: İronik Şablonun Ötesi
(Bu yazı, Heyamola yayınları arasında Ekim 2007'de "Temel Kimdir" isimli kitapta yayınlanmıştır.)
Yahya DÜZENLİ
* Araştırmacı-Yazar.
[1] Horom: Çayırların biçildikten sonra bağlanarak küçük deste, demet veya balya haline getirilmesi.
[2] Necip Fazıl, Hikâyelerim, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1984 s. 183. Necip Fazıl’ın Deniz isimli hikâyesini bana hatırlatan kadîm
dostum Dr. Ulvi Saran’a teşekkür ederim.

[3] Necip Fazıl Kısakürek, Babıali, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1975, s. 161.
[4] Necip Fazıl Kısakürek, Aynadaki Yalan, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 1980, s.124.
[5] Ehl-i Beyt; Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin ailesi ve evlâtlarıdır. Mü’minlerin anneleri, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin (r.anhüm), Ehl-i Beytin şerefli ferdleridir.( Râzî, Tefsir-i Kebir, XXV, 181)
[6] İsmiyle müsemma: ‘adı gibi olan insan’, ‘ismi ile kendisi bütünleşmiş’, ‘isminin anlamıyla şahsiyet kazanmış’ demektir.
[7] Necip Fazıl 1967 yılında Trabzon’da verdiği konferanstan sonra Rize’ye gidişini şöyle anlatıyor: “Trabzon’dan Rize’ye iyi bir yol
üzerinde 1 saatlik zaman süresi yeterken biz 3 saatte vardık. Sebep Sürmene’ye kadar yolun mücella bir kayış gibi düzgün olmasına
karşılık, ondan öteye birbirine eklenmiş ve birçok yerinden düğümlenmiş bir ipe dönmesiydi. Arada bir arabalardan iniyor, otomobillere
çukurları aşması için atlara mahsus marifetler yaptırıyor, sonra tekrar yerlerimizi alarak devam ediyorduk. Bazı yerlerde de mola
verdiğimiz oluyordu.Karadeniz kıyılarının baş hususiliği açık denizi insan ruhuna doldurduğu sonsuzluk duygusu... Ona cephe
verdiğimiz zaman arkanızdaki karayı unutuyorsunuz ve göz alabildiğine bir devam sathi üzerinde yapayalnız ve yeryüzü alaka ve
nispetlerinden uzak kalıyorsunuz. Trabzon-Rize yolunda, sahil boyunca ağaç, yeşillik ve köy güzellikleri de fevkalade...Sürmene’den
öteye sık sık kavisleşen, en keskin virajlarla yılankavi rakseden yolda, güneş bir bakır tepsi deniz ufkuna yaslanınca İyidere isimli bir
nahiye merkezine vardık. (Necip Fazıl Kısakürek, 1001 Çerçeve 5, Toker Yayınları , İstanbul, 1969, s. 101)
[8] Ali Kemal Saran (74)’ın henüz yayınlanmamış, bir taşra müftüsünün medrese öğrenciliği, köy hayatı ve görev hatıralarını anlatan
Omuzunda Hemence isimli kitabından.
[9] Maşrapa
[10] Komat: Plâki dediğimiz oyuk bir taşta, üzerine kızgın ateş koru ve sıcak kül konup saçla örtülerek pişirilen mısır ekmeğinin bir
dilimi.
[11] Mekik
[12] Ali Kemal Saran, a.g.e.
[13] 1940-1947 yılları arası. İkinci dünya savaşının yaşandığı, İsmet İnönü dönemi.
[14] Dernekpazarı/Visir (Gülen) köyünde Yusuf Düzenli (1911-2005) ile 15.8.2001 tarihinde yaptığımız sohbetten.
[15] Fatma Düzenli(1925-2005) ile 5 Ağustos 2000 tarihli sohbetimizden.
[16] Tahminen 30-35 km. Gidiş ve dönüş olarak toplam 70 km.lik yol.
[17] Fatma Düzenli (1925-2005) ile 5 Ağustos 2000 tarihinde yaptığımız sohbetten.
[18] Ayşe Öztürk (75)’le 12 Ağustos 2001 tarihinde Gülen köyü Zahameya (Kirazlık) mahallesinde yaptığımız sohbetten.
[19] Havva Düzenli (1921-2007) ile 12 Ağustos 2001 tarihinde Gülen Köyü İfteriyon (Yeni Cami) mahallesinde yaptığımız sohbetten.
[20] Karadeniz kadınının gerçek hayatını küçük bir karede çerçeveleyen bu olayı bana aktaran kadîm gönüldaşım Hüsnü Kılıç’a
teşekkür ediyorum.
[21] İslâm Hukuku’nda abdest ve gusül için gerekli olan suların niteliğiyle ilgili Hukuk ve İlmihal kitaplarında “Sular ve Hükümleri”
başlığı altında oldukça ayrıntılı bir şekilde açıklanan su çeşitleri. Bu sulardan ma-i müstamel, kullanılmış su demektir.
[22] Kadîm gönüldaşım Hüsnü Kılıç’la 9.5.2007 günü Ankara’da yaptığımız sohbetten.
[23] Zaman Gazetesi, 27.7.2006, http://www.onsayfa.com/forum/119366-post1.html - www.buyukforumportal.com/archive/

[24] Birinci Dünya Savaşı’nda 1. dünya savaşına ait Milli Savunma Bakanlığı Arşivlerinin Of kayıtlarında, cepheye gidip de öldüğü veya
sağ olduğu tesbit edilemeyenlere ilişkin “hayat ve mematı meçhul:Sağ mı ölü mü belli değil” kaydı düşülmüştür. Örnek:
“Abdioğullarından Ali oğlu Hamdi, Visir, 1311. Askerde, hayat ve mematı meçhul..”
[25] Dernekpazarı/Visir(Gülen) köyü İfteriyon Mahallesi’nde Huriye D.’nin 1955 yılında, uzun süren hastalığı sırasında söylediği
mısralardan.
[26] Destanı babaannesi Tenzile Saral’dan nakleden Fatma Düzenli (1925-2005) ile Dernekpazarı/Gülen (Visir) köyü İfteriyon
mahallesinde 5 Ağustos 2000 tarihinde yaptığımız sohbetimizden.
[27] Hanife Düzenli (70) ile 15 Ağustos 2001 tarihli sohbetimizden.
[28] Fatma Düzenli (1925-2005) ile 5 Ağustos 2000 tarihli sohbetimizden.

[29] Fatma Düzenli (85) ile 14 Temmuz 2001 tarihinde Bursa/İnegöl’de yaptığımız sohbetten.
[30] Hanife Düzenli (72) ve Fatma Düzenli(1925-2005) ile 5 Ağustos 2000 tarihli sohbetimizden.
[31] Fatma Düzenli(1925-2005) ile Dernekpazarı/Gülen Köyü’nde 5 Ağustos 2000 tarihli sohbetimizden.
[32] Rafet Düzenli ile 10 Haziran 2002 günü Dernekpazarı/Gülen (Visir) Köyü İfteriyon (Yeni Cami) mahallesinde yaptığımız
30 Haziran 2009 Salı Mandan Hoca'dan günümüze OF'Lİ HOCA: İronik Şablonun Ötesi
(Bu yazı, Heyamola yayınları arasında Ekim 2007'de "Temel Kimdir" isimli kitapta yayınlanmıştır.)