Sümela ayininin 15 Ağustos 'hikmet'i

Trabzon, Osmanlı’nın en zor aldığı kalelerden biridir. Esasında, Bizans düştükten sonra bile, Trabzon’un orada fitne yuvası olarak kalmaya devam etmesi, Fatih’i çok sinirlendiriyordu.

Trabzon tekfuru da bunun farkında idi ve kendisini sağlama almak için bölgeye daha önceden gelip Hıristiyan olarak yerleşmiş Kuman Türkleri (Gürcüler), hala eski dinlerini muhafaza eden bazı Türk boyları ve özellikle Akkoyunlu Uzun Hasan ile ‘stratejik ortaklık’lar kurmuştu. Tekfurun elde edemediği bir tek Çepniler ve bir kısım Türkmenlerdi.

Fatih, Trabzon alınmadan, Anadolu’daki Türk birliğinin gerçekleşmeyeceğini biliyordu. O yüzden de bu mesele, içinde saklı bir dert gibi duruyordu. Bir gün, Rumeli Beylerbeyi Mahmut Paşayı çağırıp şöyle demişti:

“Mahmud birkaç niyyetüm var. Umarım ki Hak Teala ben zayıfa kuvvet verip, anı nasip ede. Evvel biri, şol İsfendiyar vilayetidir ki, Kastamonu, Sinop ve Koyulhisar’dır. Benim huzurumu bunlar giderir. Ve biri şol Trabzon’u bir cünüb kafir yiyip yürür. El-hasıl bunlar benim maksudumdur. Gece ve gündüz hayalimden gitmez” (Trabzon’un Fethi, Doç. Dr. Kenan İnan, Sosyal Bilimler Enst. Dergisi, 14. sayı, s71-84)

Biz bugün maalesef Fatih gibi himmeti yüksek insanları anlayamıyoruz. Onların bize emanet ettikleri şu toprakların ne zahmet ve sıkıntılarla alınıp bize bırakıldığının kıymetini bilmiyoruz. O yüzden de bu topraklara nasıl sahip çıkmamız gerektiğini de kestiremiyoruz.

Fatih’in, Trabzon’u nasıl aldığının uzun ve güzel bir anlatımı yukarıda kaynak olarak verdiğim dergide mevcut…

O satırları okurken, Fatih’in ordusunda onunla birlikte Trabzon’a doğru yol alırken meydana gelen ve o gün çoğu tesadüfmüş gibi görünen hadiselerin perde arkasına bugün uzaktan baktığınızda ne büyük entrika ve fitnelerin döndüğünü de görüyorsunuz.

Düşünebiliyor musunuz, Uzun Hasan, kız kardeşini aldığı tekfuru korumak için, annesini Fatih’e ricacı gönderiyor. Bu kefere takımının maksadına ulaşmak için kimleri nasıl kullanabileceğinin en güzel örneklerinden birdir o.

Fatih’in o kadıncağıza “ana” diye hitap ettiğini biliyorlar ya maksatlarını elde etmek için onu dahi siyaseten kullanıyorlar. Biliyorlar Fatih o kadıncağızı kırmaz. O da saf saf gelip bin bir zahmetle, ordunun o sıkıntılı ve meşakkatli yürüyüşü boyunca Sultan Fatih’e eşlik ediyor.

Fatih ‘ana’ya müşfik davranıyor. O da bunun farkında. İstanbul’un fethi sırasında ‘Gavurcuklarımı koru Allahım!” diye dua eden Cibalili Ali gibi o kadıncağız da Trabzonlu gavurcuklarını korumak için Fatih’e “Hay oğul! Bir Durabuzun cün bunca bunca zahmatlar çekmek nedür?” der ve güya Fatih’e ‘çektiğin zahmetlere değmez bu şehir’ demek ister. Maksat ise, Trabzon’un, Fatih’in ‘cenabet’ dediği tekfurun elinde kalmasını sağlamak!

Nihayet şehir sarılmaya başlayınca, kadın bu kere de:

“Bu (Trabzon), benim gelinime teallüktür. (Yani Akkoyunlu emanitidir.) Bunu bana bağışla oğul” der.

Fatih ona şu cevabı verir:

“Ana bu zahmatlar Durabuzun çün değildür. Bu zahmatlar Din-i İslam yolundadır kim, ahrette Allah hazretine varıcak hacil olmayayuz (utanmayalım) diyedür. Zira kim elimizde İslam kılıcı vardır. Ve eğer biz, zahmatı ihtiyar etmesevüz (bu zahmetlere bugün katlanmazsak) bize gazi demek yalan olur.” (Aşıkpaşazade Tarihi, s. 208)

İşte Trabzon’un fethi, böyle bir ali himmet bir yüreğin armağanıdır bu millete. Biz onların hatırasına bile saygı göstermekten aciz hale gelmişiz. Basiretten yoksun, ferasetten haber, tarih bilincinden mahrum siyasetlerle ülkeyi bilinçsizce eski sahiplerine (!) peşkeş çekiyoruz.

Fatih’in Allah huzurunda utançlı hale düşmemek için sarf ettiği gayretin zerresi bizde olsaydı, Trabzon’daki o ayine müsaade edilmez, edilse de Fatih’in onu alıp İslam’a armağan ettiği güne denk getirilmezdi. Bir gün- Allah korusun- bu toprakları -tıpkı Endülüs gibi- terk etmeye mecbur kalırsak son Endülüs prensi AbudullahSağir gibi ağlamaya bile yüzümüz olmayacak!

* * *

Temmuz başında Mardin’e gitmiştim. Orada da tıpkı Trabzon’da olduğu gibi birtakım hain planların işlemekte olduğunu ve hükümetten birilerinin bu işleri yapanlara kol kanat gerdiğini söylemişlerdi.

Yörenin ‘Müslüman’ halkı bölgede çok tehlikeli bir oyun oynandığını, geçmişte şu veya bu şekilde bölgeyi terk etmiş Hıristiyan nüfusun yeniden bölgeye getirilip iskân edildiğini söylediler. Son on yıl içinde büyük bir gayretle yeniden ihya edilmiş mekânları gezdik. Ne hikmettir ki bu mekânlar içinde bir Müslüman mahallesine rastlayamadım. Hatta bölge halkının en büyük derdi, artık Sünni kesimin derdini anlatabilecek bir makam bulamamasıydı.

Cemaatsizlikten dolayı yıkılıp gitmiş Hıristiyan mabetleri yeniden ihya edilirken İslam mabetlerine biraz saygı bile çok görülüyor. Güya Bianel etkinlikleri çerçevesinde, Mardin’in en önemli İslam eserlerinden Kasımiye Medresesi’nin avlusundaki havuzda, naylon poşetler giydirilmiş üryan hatunlara su balesi yaptırıyorlar. Başka yer mi yoktu su dansı yaptıracak da bir zamanlar ders tedris edilip temiz nasiyelerin secdeye vardığı o güzel mekân seçiliyor böylesi modern (!) bir etkinlik için?

Ben baştan anlatılanların haset ve abartı olduğunu sandım. Beni Midyat’ta yeni yapılanmaların olduğu yerlerde gezdirdiler… Yüzlerce şato gibi, üç beş katlı kâşaneler, saraylar yapılmış. Geçenlerde de okumuşsunuzdur 320 aile daha getirilip oralara yerleştirildi.

Ne var bunda diyemezsiniz. Bunlar, Fethiye’de, Kalkan’da, Kaş’ta Avrupalıların gelip dinlenmek için mülk almalarına benzemez. Bunlar yanlış işlerdir. Memleketin geleceğin ipotek altına almaktır.  Bugün zararsız gibi görünebilirler. Unutmamak lazım ki sonradan Osmanlı’nın başını yiyecek olan Kapitülasyonlar da, başlangıçta, Kanuni’nin basit bir lütfünden ibaretti Fransızlara.

Barışçı politikalar takip etmek başka bir şeydir,  toprağınızda gözü olduğunu saklamayan bir kısım dessas fikirlilere karşı basiretsiz bir tolerans(!) sergilemek başka bir şeydir.

Bediuzzaman dahi şu meseleye ciddiyetle parmak basmış, ta geçen asrın başında Hıristiyanların sinsi politikalarına karşı uyanık olunmasını tavsiye etmiştir. Garp düşmanlığının devam etmesi gerektiğini, halkın kalbinde mevcut Hıristiyanlık aleyhtarlığının muhafaza edilmesi icap ettiğini söylemiş, aksi takdirde olayların Müslümanlar aleyhine gelişeceğine işaret etmiştir. Sunuhat adlı eserinde (mealen) şöyle der:

“Evet, her bir Hıristiyan başını kaldırıp, ardışık ve iç içe geçmiş maksatlarından  (Demre’de ve Sumela’da ayin yapmanın pratikte ne faydası var.
Hem de Trabzon’un Müslümanların eline geçtiği 15 Ağustos günü..)
herhangi birine el atsa, arkasına bakar ve görür ki, sırtını dayayabileceği büyük bir istinat noktası var.

Böylece en ağır ve en büyük işlere karşı bile,  mücadele etmek için kendinde kuvvet ve cesaret bulur. (öyle olmasa Fener Rum Patriği gibi Türkiye’nin basit bir memuru devlete meydan okurcasına şu işlere kalkışabilir mi? Bizimkilerin saflığı da adama ayrıca bir ikram oluyor.)  

İşte o istinat noktası Hıristiyan Avrupa’dır…
Yani tamamen siyasi ve dini maksatlar çerçevesinde hareket eden, nerede olursa olsun dindaşlarına hep yardım eden ve onların imdadına yetişen, buna karşılık Müslümanların en can alacı damarlarını kesmeye her daim hazır, dessâs, hileci, medenî engizisyon taassubuyla ve materyalist dinsizlik ile yoğrulmuş; medeniyetinin galibiyetiyle de mest olmuş silahlı bir kütlenin kışlası veya büyük bir kilisesi olan Avrupa…
Bugünkü deyimiyle Avrupa Birliği…

Görülmüyor mu ki, en hürriyetperver maskesini takan İngiliz, elini uzatıp arıyor, nerede Hıristiyan bulsa hayat veriyor. İşte Habeş, Sudan, işte Tayyâr Artuşi, işte Lübnan, Huran, işte Mal Sur ve Arnavut, işte Kürd ve Ermeni, Türk ve Rum ila âhir…. (Sünuhat, 57-60)

Bediuzzaman ikaz etmekle de kalmaz. Müslümanları benzer bir istinat noktası bulmaya çağırıyor ve o istinat noktasının İslam Kardeşliği olduğunu hatırlatır. İslam üzerinde birlik ve dayanışmaya çağırır. Çünkü o biliyordu ki, Hıristiyan siyasetçiler, asla maksatlarından –yani Anadolu’yu Türklerden temizleyip yeniden Hıristiyan yurdu yapmak emelinden- vazgeçmeyecekler.

Nitekim vazgeçmiyorlar. Bu toprakları İslamsızlaştırmak için her yolu deniyorlar. Bizi kahreden ise Türk devlet ricalinin bilerek/bilmeyerek onlara destek olmasıdır. Önce ulusalcılar ve Ergenekoncular onlarla işbirliği yapıyorlardı şimdi yazık ki dindarlar yapıyor. İçinde iman taşımayan ulusalcılık gibi, içinde hubb-u vatan barındırmayan dindarlık(!) dahi sadra şifa olmuyor!

Elbette barışçı politikalar takip etmeliyiz, edeceğiz. Bu hükümetin o tür politikalarına da o yüzden destek verdik, veriyoruz. Ama komşularımızla iyi geçineceğiz diye onları mahremimize ortak edecek de değiliz. Gizli niyet ve ajandalarını açıkça sergilemekten çekinmeyenlere gösterilen tolerans, artık tolerans olmaktan çıkmış, bir zaaf olmaya başlamıştır.

Ben, 15 Ağustos’un her yıl tekrarlanacak bir ayin için belirlenmesinin maksatlı olduğuna inanıyorum. Bu bir sehiv olamaz. Bunu talep edenin maksadı belli ama ona izin veren de hain değilse gafildir! Bu,  “Efendim biz imanımıza dinimize güveniyoruz” diye izah edilebilecek bir durum da değildir. Fatih, dinine imanına güvenmiyor muydu? Bu nasıl iman ve güven ki, sizi basiretsiz davranmaktan kurtaramıyor!

Bu işlerin, başımıza neler açabileceğini düşünemiyorlar mı? En basit tarihi tecrübesi olanlar dahi biliyor da bu günü böyle bir işe tahsis eden Kültür Bakanlığı elemanları mı bilmiyor? Bilmemek dahi, böyle bir işteki devlet görevlisi için özrü kabahatinden büyük bir ayıp olur…  Hadi Kültür Bakanı’nın meşrebi buna müsaade ediyor diyelim, Dışişleri neden buna izin veriyor?

Hadi diyelim bu kadar eski tarihleri hatırlamadınız, burnumuzun dibindeki İsraili’i de mi bilmiyorsunuz. O fitne devleti, eski yurtlarındaki toprakları gelip satın almış derin maksatlı Siyonistlerin eseridir.

Şimdi Anadolu’da aynısı yapılıyor. Birçok yerde eski harap kiliseler ihya ediliyor. Sonra taşıma cemaat getiriliyor ve ardından hak talepleri… Yarın da “buralar zaten bizimdi” diyecekler.

Bu faaliyetlerin, din özgürlüğü gibi ulvi bir niyetin çok ötesinde işler olduğunu nasıl göremezsiniz. O ihya edilen kiliselerin kiminin şimdilik cemaati bile yok çünkü. Ama bu devlet kafası ile yakında oralara cemaat de ithal ederler…

Ey memleketi idare edenler, bu işlere ‘masum faaliyetler’ diye bakamazsınız! Bakarsanız, Fatih’in ve Yavuz’un lanetine uğrarsınız.

AB projeleri çerçevesinde Balat, zaten havluyu atmış durumda.
Midyat,  Mardin öyle...
Şimdi sırada Antakya havalisi ve Trabzon var.
Sonra arkasından Van gelecek.

“Dedelerimizin kanla aldığı yerleri parayla satıyorsunuz” diyemem ama üç beş Avrupalı size aferin diyecek diye bu toprakları eski sahiplerine peşkeş İslam’ın izzetini ayaklar altına almış olursunuz. Ergenekoncu taifesine karşı elinizi güçlendirmek için bile yapsanız, bu millet sizi affetmez!

* * *

Kim onlara “15 Ağustos”ta Sümela manastırında ayin yapma izni verdiyse ahmaktır! Eğer bu işte, sevdiğim ve başarılı bulduğum Ahmet Davutoğlu’nun da izni varsa bilsin ki ayağına balta vurmuştur.

Fener Rum Patrikhanesinin, ekümeniklik peşinde koştuğunu en iyi o biliyor. Birilerinin Pontus Rum krallığını ihya etme düşleri gördüğünü en iyi o biliyor. Dışişleri, nasıl Kültür Bakanlığı’nın orayı kötü niyetli olduğu artık aşikâr olmuş bir kısım papazın himmetine bırakmasına müsaade eder? Trabzon’un fetih günü olan 15 Ağustos’tan başka gün mü yoktu? Ayin için Sümela’dan başka yer mi kalmadı?

Bu mu vizyon? Bu mu tarih bilinci? Eğer her meselede böyle iseniz vah memleketin haline?

Bir Kültür Bakanı 15 Ağustos’un Trabzon’un fetih tarihi olduğunu bilmiyorsa yazıklar olsun.
Dışişleri onu ikaz etmiyorsa ona da yazıklar olsun!

Biliyorlar da ona rağmen o tarihi günde ayin yapmalarına fırsat veriyorlarsa bunun adını siz koyun …

Biz, insafsız bir rejimden ve yerli cuntacılardan kurtulacağız diye her işinize bir hikmet uydurmaya çalışırken, siz bizi engerek yılanlarının insafına havale ediyorsunuz!

Fatih, Ayasofya ile ilgili bıraktığı vakıfnamesine boşuna mı o ‘lanet’ cümlelerini yazdırdı sanıyorsunuz? Hayır hayır.

O biliyordu bir gün Ayasofya’nın ibadetsiz bırakılacağını ve bu yurtları eski sahiplerine peşkeş çekecek birilerinin çıkabileceğini.,.

Biraz basiret yahu!

M. Ali Bulut - Haber 7

mabulut@gmail.com